<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sade Hayat Derneği &#187; Röportaj</title>
	<atom:link href="http://www.sadehayat.org/bolum/roportaj/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sadehayat.org</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 24 Jun 2010 23:56:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Dr. Aidin Salih&#8217;in Sohbetlerinden 01</title>
		<link>http://www.sadehayat.org/2010/indir/dr-aidin-salihin-sohbetlerinden-01/</link>
		<comments>http://www.sadehayat.org/2010/indir/dr-aidin-salihin-sohbetlerinden-01/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Apr 2010 20:23:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Doğal Tedaviler]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlık]]></category>
		<category><![CDATA[İndir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadehayat.org/?p=378</guid>
		<description><![CDATA[Dr. Aidin Salih&#8217;in 2006 yılında yaptığı bir sohbette tutulan notları sizlerle paylaşıyoruz. Kardeşlerim, ben Özbekiztan’dan geldim. Orada bir Albay vardı, ihtilal yaptı, idama mahkum edildi. Ertesi gün idam edilecek, o eşine boğazının ağrıdığını söylüyor. Eşi de ona, ertesi gün idam edilecek adama karbonatla gargara yap diyor. Sizler bana o hastalık nasıl geçer bu nasıl geçer [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dr. Aidin Salih&#8217;in 2006 yılında yaptığı bir sohbette tutulan notları  sizlerle paylaşıyoruz.</p>
<p>Kardeşlerim, ben Özbekiztan’dan geldim. Orada bir Albay vardı,  ihtilal yaptı, idama mahkum edildi. Ertesi gün idam edilecek, o eşine  boğazının ağrıdığını söylüyor. Eşi de ona, ertesi gün idam edilecek  adama karbonatla gargara yap diyor.</p>
<p>Sizler bana o hastalık nasıl geçer bu nasıl geçer diye soruyorsunuz.  Ben sizlere başka bir şey anlatmak istiyorum.<span id="more-378"></span>Yediklerinizi  içtiklerinizi değiştirmezseniz, ilaçları kullanmayı bırakmazsanız yakın  zamanda sizde kendi kendinizi idama mahkum edeceksiniz.</p>
<p>Nano, gen teknoloji ve şeytani yöntemler ile yeni ilaçlar  yapılıyor&#8230;</p>
<p>Devamı için dosyayı indiriniz.</p>
<p><table style="border: 1px solid #CCC;" cellpadding="3" width="75%">
  <tr>
    <td width="35">
      <img src="http://www.sadehayat.org/wp-content/plugins/downloads-manager/img/icons/pdf.gif" alt="http://www.sadehayat.org/wp-content/plugins/downloads-manager/img/icons/pdf.gif">
    </td>
    <td>
      <b>Indir: </b><a href="http://www.sadehayat.org/?file_id=9">Dr. Aidin Salih'in Sohbetlerinden 01</a> <small>(74.39KB)</small><br />
      <i>Bu dosya <b>25/04/2010</b> tarihinde eklendi ve <b>1215</b> defa indirildi. </i><br />
	  Dr Aidin Salih'in 2006 yilinda yaptigi bir sohbette tutulan notlari sizlerle paylasiyoruz. <br />
	  
      
    </td>
  </tr>
</table></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadehayat.org/2010/indir/dr-aidin-salihin-sohbetlerinden-01/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sade Hayat Lüks müdür?</title>
		<link>http://www.sadehayat.org/2009/roportaj/sade-hayat-luks-mudur/</link>
		<comments>http://www.sadehayat.org/2009/roportaj/sade-hayat-luks-mudur/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2009 08:20:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadehayat.org/?p=354</guid>
		<description><![CDATA[Sade Hayat Derneği Dr. Aydın Salih’in tavsiyeleri çevresinde yaşamak isteyen insanların kurduğu bir dernek. Dunyabizim ekibinden de sevenleri bulunan derneğ tavsiye ettikleri ürünler için oluşturdukları Sade Pazar ile ilgili Faruk Günindi’den bilgi aldık. Sade Hayat Derneği’nin gönüllü üyeleri tarafından açılan örnek bir pazar Sade Pazar. Sade Pazar Projesi olarak tanımlanan bu girişim dernek yönetim kurulu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<div>Sade Hayat Derneği Dr. Aydın Salih’in tavsiyeleri çevresinde yaşamak isteyen insanların kurduğu bir dernek. Dunyabizim ekibinden de sevenleri bulunan derneğ tavsiye ettikleri ürünler için oluşturdukları Sade Pazar ile ilgili Faruk Günindi’den bilgi aldık.</div>
</div>
<div>
<div id="news_content">
<p>Sade Hayat Derneği’nin gönüllü üyeleri tarafından açılan örnek bir pazar Sade Pazar. Sade Pazar Projesi olarak tanımlanan bu girişim dernek yönetim kurulu başkanı ve aynı zamanda karikatürist Faruk Günindi tarafından yönetiliyor.</p>
<p>Sade Pazar’da bulunan ürünlerde başka yerde bulunamayacak birçok özellik mevcut. Zeytinyağından çamasır sodasına birçok doğal, temiz ve sağlıklı ürünün bulunduğu pazarda ürünler dernek üyelerinin gayretleriyle bir araya getiriliyor ve bu temiz ürünler çok rağbet görüyor.</p>
<p><strong>Standartları neler?</strong></p>
<p>Sade Hayat Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Sade Pazar Projesi koordinatörü Faruk Günindi diyor ki “Sade Pazar’daki ürünlerde özellikle bulunmasına dikkat ettiğimiz bazı standartlar var:</p>
<ul>
<li>Genetiğinin değiştirilmemiş olması,</li>
<li>En doğal yollarla üretilmesi,</li>
<li>Hiçbir rafinasyon işleminden geçmemiş olması,</li>
<li>İnsan sağlığına zararlı veya tehdit eden hiçbir kimyasal kullanılmamış olması,</li>
<li>Temiz ve helal olması,</li>
<li>Mümkün olduğu kadar üreticiden bizzat alınması,</li>
<li>Sade Hayat Standartlarına uygun olması gibi.&#8221;</li>
</ul>
<p>Sade Hayat Derneği’nin oluşturduğu standartlara uygun ürünler dışında hiçbir ürünün girmediği dükkânda birçok ürün organik olarak satılanlarla eşdeğer. Bu konuda Faruk Günindi şöyle diyor:</p>
<p><img src="http://www.dunyabizim.com/images/news/5102.jpg" alt="5102" width="480" height="331" /></p>
<p>“Evet, Sade Pazar’da rastlayacağınız birçok ürün dışarıda Organik sertifikalı ürünlerle eşdeğer sayılabilir. Birçok kişi bizi organik ürünler satanlarla karıştırıyor. Ancak bu tam olarak doğru değil. Biz ürünleri seçerken Sade Hayat Standartlarını kullanıyoruz ve bu standartları belirlerken organik ürün sertifikası veren birçok kurumdan bilgi aldık. Öğrendik ki organik sertifikalı ürünlerde birçok GDO’lu ürün mevcut olabiliyor. Bizim bunu kabul etmemiz mümkün değil. Üstelik organik ürünler ulaşılamaz derecede pahalı. Bazen doğal ve ucuz olan bir ürün dahi sadece sertifikalandırıldığı için kat kat yüksek fiyatlara satılıyor. Biz ise yüksek kâr oranları değil sağlıklı, doğal, temiz ve helal ürünleri herkesin alabileceği kadar ucuza satmak istiyoruz.</p>
<p>Yabancı kaynaklı olanlar da dâhil birçok sertifika firmasının ‘riskli ürünler’ listesi dışındaki ürünlerde  genetik tahliller yapma ihtiyacını duymadıklarını ve bu şekilde sertifika verilebildiği belirtiliyor.</p>
<p><strong>Yiyecek dışında şeyler de var</strong></p>
<p>Sade Pazar’da sadece yiyecek ürünleri de bulunmuyor. Baharatlar, ilaçsız ağaçlardan toplanan sızma zeytinyağı ve doğal zeytinyağı sabunu, bizzat Sade Pazar tarafından doğal elma ve kaynak suyu ile kurulan sirkeler, saf yün, %100 pamuk ve %100 ipek kıyafetler, GDOsuz ve ilaçlama yapılmamış tahıllar, çamaşır sodası, boraks, yanmamış yağlardan imal edilen kokusuz arap sabunu gibi doğal temizlik malzemeleri ve hatta arpa ve arpa unu bulmak bile mümkün.</p>
<p>“Buraya getirdiğimiz ürünlerin büyük bir bölümünün nerede üretildiğine, nasıl üretildiğine kadar bizzat yerinde tespit ediyoruz. Kendimizin tüketmeyeceği hiçbir ürünü burada bulundurmuyoruz.</p>
<p>Butik bir tarzda çalışıyor Sade Pazar. Mesela bu ay neredeyse artık sadece köylülerin kendileri için ürettikleri bir ürünü, mesela kırmızı pirinci (karakılçık) bulabilirsiniz ama bir müşterimiz bir kerede hepsini alıp giderse onu uzun süre bulmanız mümkün olamayabilir. Bunun için bir haberleşme ağı kurduk. Bu gibi ürünlerden haberdar olmak isteyen kişiler sadepazar@gmail.com adresine isim, soyisim ve telefon numaraları gibi bilgileri gönderiyor.”</p>
<p><strong>Yumurta ve süt! </strong></p>
<p>Yakın bir zamanda süt ve yumurta getirmeye başlayacaklarını ve Sade Pazar’da sipariş taleplerini topladıklarını söyleyen Faruk Günindi şöyle diyor:</p>
<p>“Her ineğin sütü ayrı sişelenecek ve aynı gün teslim edilecek. Yumurta ise sağlıklı serbest tavuklardan. Bu ürünleri bulmak artık çok zahmetli.</p>
<p>İstanbul dışından gelen kişilerin birçoğu bu ürünleri yaşadıkları illerde bulamamaktan şikayetçi. Bu da bizi kargoyla teslimata yönlendirdi. Artık bu şekilde de sipariş almak durumundayız.”</p>
<p>Bu tip siparişler için sadepazar@gmail.com adresini kullanmak mümkün.</p>
<p>Sade Hayat Derneği örnek pazarı olarak kurulan <strong>Sade Pazar</strong> her gün saat 08:30- 20:00 arası açık.</p>
<p><strong>Adres</strong>: Muratpaşa Mah. Sadi Çeşmesi Sok. No:23A  Aksaray, Fatih &#8211; İSTANBUL</p>
<p><strong>Telefon:</strong> 0212 533 28 58</p>
<p><strong>Sipariş ve Bilgi için: </strong><a href="mailto:sadepazar@gmail.com" target="_blank">sadepazar@gmail.com</a>, <a href="mailto:siparis@sadepazar.com">siparis@sadepazar.com</a></p>
<p><strong>Web adresi:</strong> <a href="http://www.sadepazar.com">www.sadepazar.com</a></p>
<p><strong><img src="http://www.dunyabizim.com/images/news/5101.jpg" alt="5101" width="480" height="503" /></strong></p>
<p><strong>Ulaşım için Yol Tarifleri:</strong></p>
<ul>
<li><em>Yusufpaşa tramvay istasyonundan gelmek için:</em> Üst geçitten Muratpaşa Cami tarafına geçin. Cadde üzerinden devam edin. Aksaray otobüs duraklarından sonra 2. sokağa dönün.</li>
<li><em>Aksaray Metro istasyonundan gelmek için:</em> Metrodan çıktıktan sonra Muratpaşa Cami tarafına altgeçidi kullanarak geçin. Grand Vatan Hotel yönünde yürüyün. Irmak Öğrenci Yurdu sokağına girin. Bu sokakta 100 metre ilerletin.</li>
</ul>
<p>Newsweek gibi yapmadık</p>
<p><strong>Faruk Günindi</strong>’den öğrendik!</p>
<p><a href="Sade Hayat lüks müdür?!" target="_self">Kaynak: dunyabizim.com</a></div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadehayat.org/2009/roportaj/sade-hayat-luks-mudur/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yeni Aktüel&#8217;in Kapak Konusu: Sade Hayat</title>
		<link>http://www.sadehayat.org/2009/haberler/yeni-aktuelde-kapak-konusu-sade-hayat/</link>
		<comments>http://www.sadehayat.org/2009/haberler/yeni-aktuelde-kapak-konusu-sade-hayat/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 19 Aug 2009 22:55:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadehayat.org/?p=328</guid>
		<description><![CDATA[Yeni Bir Hayat Lütfen! Sunulana İnat Bambaşka Bir Hayat Sade ve Doğal Olsun! Modern hayat ve teknolojinin nimetlerini kimse inkâr etmiyor. Ama doğal, sağlıklı, ekolojik, insan yaratılışına uygun daha sade bir hayat ve dünya için yola çıkanların sayısı giderek çoğalıyor. Kiminin amacı dünyayı felaketlerden korumak, kiminin daha sağlıklı yaşamak. Kimisi huzuru arıyor, kimisi varlığını anlamlandırmayı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="mceTemp">Yeni Bir Hayat Lütfen!</div>
<p>Sunulana İnat Bambaşka Bir Hayat</p>
<p><strong>Sade ve Doğal Olsun!</strong></p>
<p>Modern hayat ve teknolojinin nimetlerini kimse inkâr etmiyor. Ama doğal, sağlıklı, ekolojik, insan yaratılışına uygun daha sade bir hayat ve dünya için yola çıkanların sayısı giderek çoğalıyor. Kiminin amacı dünyayı felaketlerden korumak, kiminin daha sağlıklı yaşamak. Kimisi huzuru arıyor, kimisi varlığını anlamlandırmayı. İşte dünyadan ve ülkemizden daha mutlu, huzurlu, sağlıklı ve daha insani yaşamak için alternatif arayış hareketleri.<span id="more-328"></span></p>
<p>Hükümdarın biri çaresiz bir hastalığa yakalanır. En iyi hekimlere, devrin en bilge alimlerine başvurulur, ancak hiçbir çare bulunamaz. Günden güne eriyen hükümdara son çare olarak başvurdukları kâhinler ve falcılar da medet olmaz. Tüm ümitler kesilmişken, şehre yolu düşen esrarlı bir gezgin derviş bu hastalığın bir tek dermanı olduğunu söyler. &#8220;Ne yapıp edilecek, dünyanın en mutlu adamı bulunacak, onun gömleği alınıp hükümdara giydirilecek, hükümdarı günden güne eriten illet ancak böylelikle geçecektir&#8221;.</p>
<p>Herkes yollara düşer ama nafile; kimse bulamaz o gömleği Muhafızlar tam geri dönmek üzerelerken aralarından biri bir ses duyar, kapıyı aralayıp içeri bakar. İçi de dışı gibi sade bu loş kulübede zar zor fark edilen bir ihtiyar &#8220;Ne kadar mutluyum, ne kadar huzurluyum! Tüm bu nimetlerin için şükürler olsun Allah&#8217;ım!&#8221; diye şükrederek, bomboş sofrasında elindeki bir somun ekmeği yemeğe hazırlanmaktadır. Muhafız sevinçle içeri dalar; içeri ışık dolunca fark eder ki dünyanın en mutlu adamının sırtından alınacak bir gömleği bile yoktur. Muhafız gömlek bulamaz ama bilge dervişin işaret ettiği gömleğin de &#8220;sadelik gömleği&#8221; olduğunu anlamakta gecikmez.</p>
<p>Hasta hükümdar şifa buldu mu bilemeyiz ama mutluluk, huzur ve sağlığın yolunun sadelikten geçtiğine inanan dünyanın dört bir yanında pek çok insan modern çağın, teknolojinin, süratin ve zamanımıza ait daha pek çok gelişmenin yarattığı rahatsızlıklardan kaçış yolunu kendilerine göre sadelikte bulmuş görünüyorlar. Bazıları çöpten yiyecek toplayarak besleniyor (freeganizm), bazıları &#8220;slow city&#8221; yani &#8220;yavaş şehir&#8221; olma yoluna gidiyor. Amaç hep daha az tüketmek.</p>
<p><strong>Bir şeyler yanlış gidiyor</strong></p>
<p>Modern çağın bu baş döndürücü yaşam tarzına teslim olmaya niyetli olmayanlardan biri de Sade Hayat Derneği</p>
<p>Başkanı Faruk Günindi. Günindi&#8217;ye göre dünyada modern hayatın hâkimiyetine rağmen doğal ve ekolojik olana bir gidişat da var. &#8220;İnsanlar bir şeylerin yanlış gittiğini görüyor ve bir şeyleri düzeltmeye çabalıyorlar. İlk önce de tercihlerini değiştirmekle başlıyorlar işe&#8221; diyor.</p>
<p>Bir şeylerin yanlış gittiğini düşünenlere göre &#8220;otomobiller, plazma TV&#8217;ler, internet, kredi kartları, akıllı evler, gelişmiş ev aletleri, dondurulmuş hazır gıdalar, hafta sonu dünyanın herhangi bir yerinde tatil turları, laptoplar, 4&#215;4&#8242;ler, cep telefonları, iPhone&#8217;lar, uydu ve kablo TV&#8217;lerdeki yüzlerce kanal, her yanı saran otoyollar ve daha pek çok şey&#8221; insanın derdine derman olamıyor, hatta rahatsızlıkları körüklüyor. Alternatif hayat arayışında olanların birçoğu, sorunun temelini modern hayatta görüyor.</p>
<p>Yazar Dücane Cündioğlu&#8217;na göre &#8220;modern insanın en büyük sorunu evreni, doğayı, hayatı ve dahi insanı bir bütün içinde algılayamamak.&#8221; Bu nedenle modern hayata, teknolojiye, sürate karşı daha insani alternatif arayışları son yıllarda çeşitlendi. Bunu homeopatik ilaçlara, doğal beslenmeye, alternatif tıp yöntemlerine, beden ve ruh sağlığı için Uzakdoğu disiplinleri ve tasavvufa yönelimin artışından gözlemek mümkün. 21. yüzyılın nimetleri bazılarına aradıkları huzuru veremiyor. Neticede olağanüstü hızlandırılmış ve yoğunlaştırılmış bir hayata mahkûm olmaktan bıkan, gezegene zarar vermek istemeyen, varlığının anlamını robotlaşmış şehir hayatlarında hissedemeyen pek çok insan şikâyet seviyesinde kalırken doğal, insani, fıtri ve daha anlamlı alternatif bir hayat için &#8220;at binenin kılıç kuşananın&#8221; diyenler de mevcut.</p>
<p><strong>SEFERİHİSAR &#8220;YAVAŞ ŞEHİR&#8221; OLMAK İÇİN BAŞVURDU</strong></p>
<p>Yeni Belediye Başkanı Tunç Soyer Seferihisar&#8217;ı &#8220;Yavaş Şehir&#8221; yapabilmek içir kolları sıvadı. Aslında görünen o ki, Seferihisar merkezinin yavaşlamak için çok çaba harcaması gerekiyor. Bu sürece hazır olduğunu söyleyen başkan, hızla projelerini hayata geçirmeye çalışıyor. Seferihisar&#8217;ın birbirinden güzel köyleri var Bunlardan biri olan Sığacık, insana gerçekten huzur veriyor.</p>
<p><strong>Bir ekolojik ve ruhsal hayat köyü: Findhorn</strong></p>
<p>Bunların en iyi ve örgütlü örneklerinden bir İskoçya’nın Findhorn kasabası yakınlarında kurulan FindhornEkolojik Köyü topluluğu veriyor. Bir vakıf altında örgütlenen Findhorn, aslında bir eko-köyde yaşayarak bütün-sel eğitim de gören uluslararası bir cemaat. Amaçları, sürdürülebilir pozitif bir gelecek vereni bir insanlık bilinci oluşturmak. Cemaatin İskoçya&#8217;daki teşkilatlı eko-köyünde tüm dünyadan 400 kişi ve binlerce ziyaretçi yeni, alternatif bir hayatın peşinde koşuyor.</p>
<p>Asıl amaçları kendi içlerine dönmek, bilgeliğe ulaşmak, barışçı ve tabiatla uyumlu yaşamak. Ancak topluluğu, örneklerine ABD&#8217;de rastlanan çiftliklere kapanarak tuhaf ve eklektik mistik bilgilere dayanan tarikatlarla karıştırmamak gerekiyor. Aslında doğal ve sade hayatla beraber hayatın tümüne dair bilgece bir arayışta olan ekolojist bir topluluk bu. Dünyanın insanı özbenliğine yabancılaşman karmaşasından uzaklaşarak bir köyü kendilerine üs olarak seçip 1962&#8242;den beri doğa ve insanlarla uyum içinde yaşama yolunu aramayı yeğlemişler.</p>
<p>Öncülerinden Margaret Mead&#8217;ın &#8220;Kendini hasretmiş küçük bir insan topluluğunun dünyayı<br />
değiştirebileceğinden asla şüphe etme, çünkü zaten hep böyle olmuştur&#8221; düsturundan hareketle kendileriyle beraber bir gün diğerlerinin de daha içsel, daha sade ve uyumlu bir hayatı yakalamasını umuyorlar.</p>
<p>Milyarların hayatını adeta işgal eden bilgi kirliliğinden beyinlerini, deterjan ve kimyasallardan tenlerini, genetiği değiştirilmiş gıdalardan vücutlarını, hiç rahat vermeyen görüntülerden gözlerini, beş dakika sonra bir şey ifade etmeyen bilgi ve magazin bombardımanından zihinlerini korumak için modern insanın nimet kabul ettiklerinden vazgeçerek mutlu ve huzurlu olmaya  çalışanlar&#8230;  </p>
<p>Psikiyatr  Dr. Mustafa Merter &#8220;900 Katlı İnsan&#8221; kitabında bu durumun sebebi hakkında ipuçları veriyor: &#8220;İnsanoğlunun giderek maddi dünyaya egemen olmasıyla tanrısız tanrılaşma dönemine girildi. Akıllarına güvenerek cesaretle bu okyanusa açılan Batı dünyası ilk bakışta şaşırtıcı biçimde olumlu gelişmelere sahne oldu. insan, tabiat güçlerini kontrol altına alıp aya ayak bastı, elektrik ve nükleer güçleri kullanarak coşkulu bir ilerleyiş kaydetti&#8221;. Merter&#8217;e göre insanın maddi dünya ve eşya ile ilişkisine baktığımızda dehşet verici tablolarla karşılaşıyoruz: Gezegenimiz göz göre göre yok edilmek isteniyor&#8230;</p>
<p><strong>Sade hayat</strong></p>
<p>Batı&#8217;daki kadar organize olmasa da bizde de bu gidişe demek için diye harekete geçenler var. Sade Yaşam Grubu, Sade Hayat Derneği, Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi bunlardan bazıları.</p>
<p>Alternatif hayat arayışlarının en orijinallerinden biri, ülkemizde giderek yükselişe geçen &#8220;Sade Hayat&#8221;. Sade Hayatçılar her açıdan yapay, zararlı ve insan yaratılışına aykırı unsurlarla dolan hayatın etkilerinden beden ve ruh sağlıklarını muhafaza edebilmek için ihtiyaç duydukları her şeyi mümkün olduğu kadar katışıksız ve doğal şekilde yapılmış olanlardan kullanmaya çalışıyorlar. Sade Hayat hareketi Özbek asıllı hekim Aidin Salih&#8217;in tamamen doğal, bitkisel ve geleneksel metotlardan yola çıkarak önerdiği Tıbb-ı Nebeviye dayanan, dini referanslı, ancak herkesin yararlanabileceği bir sağlıklı yaşam disiplinini öngörüyor.</p>
<p>Her ne kadar bu hayat tarzı ile birlikte Aidin Salih&#8217;in tamamen doğal tıptan beslenen yaklaşımlarını destekleyenleri bu dernek çatısı altında birleşseler de söz konusu olan bir topluluktan çok, aynı düsturlarla yaşamaya çalışan birbirinden farklı binlerce birey.</p>
<p>Sade Hayat&#8217;çılar kendilerini salt bir ekolojist, çevreci, doğal hayatçı ya da basitlik yanlısı olarak görmüyorlar. Yiyecek-içecekler kadar, giyeceklerini kullandıkları deterjan, sabun gibi her türlü maddeyi de tamamen doğal olanlardan seçmeye çalışıyorlar. Hayatlarına soktukları her şeyin mümkün mertebe en doğal şekilde üretilmiş, hiçbir endüstriyel işleme tabi tutulmamış, hiçbir kimyasalın karışmadığı, kendilerine ve tabiata zarar vermeyen, temiz ve helal şeyler olması şartını arıyorlar.</p>
<p>Yiyeceklerin genetiği değiştirilmemiş olması, tarım ilacıyla temasının olmaması ve organik olması da en başta gelen kurallarından. Ambalajlı ürünlerden de uzak duruluyor. Bu kriterlere uygun ürünleri bulmak günümüzde neredeyse imkânsıza yakın olduğundan, bazen bireysel bazen de organize biçimde, doğrudan bu şartlara uygun üretilmiş ürünleri bulmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Bu amaçla onlara hizmet veren birkaç aktarın yanı sıra son dönemlerde Sade Hayat Derneği&#8217;nin ön ayak olmasıyla sadece doğal ve katışıksız malzeme ve yiyeceklerin satıldığı bir &#8220;<a href="http://www.sadepazar.com" target="_blank">Sade Pazar</a>&#8221; da açmışlar.</p>
<p><strong>İnternette bir araya geldiler</strong></p>
<p>Sade Yaşam Grubu ise Sade Hayat Derneği&#8217;nden biraz daha farklı. Onlar 2001&#8242;de internet ortamında Veli Sırım&#8217;m öncülüğünde biraraya gelmişler. Çoğu birbirinden farklı yaşam tarzlarından geliyor ama hepsinin ortak paydası, ihtiyaçları kadar tüketip, hayatı sadeleştirmek. Her ay bir kez buluşuyorlar, bazen bir seminerde bazen de</p>
<p>Darülaceze&#8217;ye yapılan bir ziyarette&#8230;</p>
<p>Veli Sırım süreci şöyle anlatıyor: &#8220;Sadelik arayışı geri dönüş demek. Bu tür hareketler, tüketim alışkanlıklarının zirve yaptığı ABD, Kanada gibi ülkelerde ortaya çıktı. Bir süredir bizde var ve sadeleşme hareketi gittikçe yaygınlaşıyor. Sade olmak zor bir şeyedir. Ama sadeliğin de sınırı yoktur, ben sade oldum yeter artık diyemezsiniz. Sadelik sadece alışveriş yapmakla ilgili bir kavram değil, çok yönlü.&#8221;</p>
<p>Grubun bir araya gelmesinde ve düzenli olarak görüşmesinde en büyük payı olan üye ise &#8220;komşuluk uzmanı diye tanımlayabileceğimiz Kadri Patı) Aslen Mardinli olan ve yöneticilik yapan Patır, yoksulluk içinde geçen çocukluğundan beri sade yaşayarak, israf etmeyerek bugün mutlu olduğu bir yaşama ulaştığını söylüyor. Oldukça pratik ve sevimli kuralları olan Patır felsefesini şöyle anlatıyor. Sade yaşam fazlalıklardan arınmak dernek benini için Beyinde ve düşüncede sadeleşmedikçe eşyadan arınmak çok bir şeyi çözmez. Ekonomik kriz var ama bu kriz birdenbire çıkmadı&#8230; Önce dostluk, güven, samimiyet krizleri yaşandı.&#8221; Kadri Patır&#8217;ın evde uyguladığı ekonomik sistem de oldukça ilginç: &#8220;28 yıldır evliyim ve 28 yıldır evde maaş sistemi uyguluyorum. Bütçe yapıyorum, aynı devlet bütçesi gibi. O bütçede ailece bir yıl içinde neler yapacaklarımız belli. Kaç kere sinemaya gidilecek, ne zaman ayakkabı alınacak. Yedi çocuğum var, hepsinin maaşı var. Oturup ay başında herkesin parasını dağıtırım.</p>
<p>Borçla, kredi kartıyla iş yapmam. Param neye yeterse o. İsraf hiçbir konuda olmamalı, konuşurken de televizyon seyrederken de. Sohbet ederiz, oyunlar oynarız, yarışmalar yaparız. Bütün bunları komşularıma da anlatıyorum. Şu anda oturduğumuz binada herkes biri birini tanır. Bütün koşularla bayramlaşmadan kimse binayı terk etmez. Güzel bir sofraya asla yalnız oturman, mutlaka misafir isterim. Misafirliğe gittiğimde de iki çeşitten fazla yemek istemem.</p>
<p><strong>Bisiklet pedalı çevirerek elektrik</strong></p>
<p>Grubun 18 yıllık bankacı üyesi Tiilay Ararat sadeleşmek konusunda daha iddialı. Ararat&#8217;ın sadelik arayışı sekiz yıl önce Sade Yaşam Grubu&#8217;yla birlikte değişmeye başlama, kısa bir süre sonra da 10 arkadaşıyla birlikte! bir eko-köy kurmuş. Bu küçük grup, salçasını, sabununu, zeytinyağını kendisi yapıyor. Ekim yapmıyorlar, doğa ne verirse onu tüketip, kalanını uygun biçimde saklıyorlar. &#8220;Doğaya hiç müdahale etmiyoruz, toprağı derin kazmıyoruz, işi doğaya bırakıyoruz. Ne verirse onunla besleniyoruz. Bir bisikletimiz var, dinamoya bağladık, biz pedal çevirdikçe elektrik üretiyor, o elektrikle bahçeyi aydınlatıyoruz. Tüm temizliği külle yapıyoruz.&#8221; Bu grup teknolojiden ve tüketimden kaçmıyor ama büyülü cümleyi Makine Mühendisi Yüksel Baydar söylüyor: &#8220;Mutluluğun yolu doğaya yakın olmaktan geçiyor. Elbette tüketeceğiz ama, gerektiği kadar.&#8221; Muhasebeci Olcay Aydın, grubun en çok tüketeniymiş anlattığı kadarıyla: &#8220;Sürekli tüketiyordum ama mutsuzdum. 13 tane kredi kartım vardı. Oğlum da öyleydi. &#8216;Lüks severim&#8217; diye çığlıklar atıyordu. Zamanla o da etkilendi; 11 zayıfı varken şimdi teşekkür getiriyor, mutlu bir çocuk oldu. Ailem de benim gibi; bir sofra kurulur 50 çeşit olur hâlâ ikna olmayız. Geçenlerde arkadaşım geldi üç çeşit yemek yaptım. Lezzetli yemekleri yedi; &#8216;doydum&#8217; dedi.&#8221;</p>
<p>Tüketime savaş açanlar, sadeleşmek için çaba harcayanlar böyle diyor. Elbette tüketmeden yaşamak mümkün değil ama belki durup bir düşünmek gerek ne dersiniz? Belki Sade Yaşam Grubu&#8217;nun tiyatrocu üyesi Ziya Oktay&#8221;ın dediğini demek gerekiyor. İzole olmayalım, sadece<br />
valınlaşalım.&#8221;</p>
<div id="attachment_335" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a rel="attachment wp-att-335" href="http://www.sadehayat.org/2009/haberler/yeni-aktuelde-kapak-konusu-sade-hayat/attachment/aktuel_teyfur/"><img class="size-full wp-image-335 " title="aktüel_teyfur" src="http://www.sadehayat.org/wp-content/uploads/2009/08/aktüel_teyfur.jpg" alt="aktüel_teyfur" width="150" height="130" /></a><p class="wp-caption-text">YTÜ İnsan ve Toplum Bilimleri Öğretim Üyesi Dr. A. Teyfur Erdoğdu</p></div>
<p><strong>YTÜ İnsan Ve Toplum Bilimleri Öğretim Üyesi Dr. A. Teyfur Erdoğdu: &#8220;İslam Tarihinde Sade Hayatçıların Piri: Ebu Zer&#8221;</strong></p>
<p>İslami gelenekte her mesleğin bir piri vardır. Ebu Zer de hiç şüphesiz mütevazı yaşamıyla sade yaşamayı seçenlerin piri olmaya layık belki de tek isimdir. Zira Hz. Muhammed, onun için &#8220;Ebu Zer yeryüzünde İsa b. Meryem&#8217;in zühdüyle (debdebeden uzak yaşama) yürür&#8221; demiş ve ona Mesihü&#8217;l-İslam lakabı takmıştır. Ebu Zer bazılarınca İslami sosyalizmin önderlerinden kabul edilir.</p>
<p>Onun sosyalist olduğunu söyleyenler, diğer sahabelerin aksine ihtiyaç fazlası malın Allah yolunda harcanması gerektiği şeklindeki sözlerine dayanıyorlar. Ne zaman ki halk büyük maddi sıkıntı içine düşer o da böyle bir içtihatta bulunmaya başlar. Kısaca bu görüşünden yola çıkarak onun sosyalist olduğunu ileri sürmek hadiseyi oldukça saptırmaktır.</p>
<p>Ebu Zer kendi sözleriyle hedefi şöyle tayin ediyor: &#8220;İnsanın helal rızk kazanmak ve ahireti elde etmek için yaşamasından başka üçüncü bir hedef zarardır.&#8221; Formül bu kadar basit: Sade ve mütevazı bir hayat sürmek. Yaptığı k</p>
<p>üçük bir kusurdan dolayı bağışlanma dileğiyle bir zencinin ayaklarına kapanacak kadar tevazu ve hizmetçisiyle aynı elbiseyi giyecek, aynı yemeği yiyecek kadar sade, evinde bir günlük nafakadan fazlasını fakirlere dağıtacak kadar da cömerttir.</p>
<p>Ebu Zer&#8217;in de sonu debdebeli hayatı kınayanların sonu gibi (Sokrates&#8217;in baldıran zehri içerek ölmek zorunda kalması gibi) yalnız ve biraz da acılı biter. Suriye valisi Muaviye ve emirlerin yeni fethedilen yerlerin âdetlerine uyarak fazla harcama yapmalarını ve çok sayıda fakir Müslüman olmasına rağmen zenginlerin mal istiflemelerini şiddetle eleştirdiği için Muaviye tarafından önce halktan uzak tutulmaya çalışılır daha sonra çöle çekilmek zorunda bırakılır. Orada da küçük bir kulübe içinde sade bir hayat sürdükten sonra cenazesi yakından geçmekte olan bir kafile tarafından kaldırılır ve evinde kefen için yetecek bez bulunmadığı için kafileden birine ait bezlerle kefenlenip defnedilir.<strong> </strong></p>
<dl id="attachment_337" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a rel="attachment wp-att-337" href="http://www.sadehayat.org/2009/haberler/yeni-aktuelde-kapak-konusu-sade-hayat/attachment/aktuel_viktor/"><strong><img class="size-full wp-image-337 " title="aktüel_viktor" src="http://www.sadehayat.org/wp-content/uploads/2009/08/aktüel_viktor.jpg" alt="aktüel_viktor" width="150" height="130" /></strong></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd">Buğday Derneği Başkanı Victor Ananias</dd>
</dl>
<p><strong>Ülkemizden Bir Ekolojik Hayat Hareketi: Buğday</strong></p>
<p><strong>Buğday Derneği Başkanı Victor Ananias: &#8220;Dengeyi Yeniden Kurmaya Çalışıyoruz&#8221;</strong></p>
<p>1990 yılından beri devam eden Buğday hareketi doğal ve ekolojik yaşamın öncülerinden. Ekolojik bütüne saygılı bir toplum hayali besleyen bu hareketin mensupları kişisel hayatlarını ekolojik kılmanın yanında &#8220;örnekler oluşturma&#8221;, &#8220;var olana destek olma&#8221; ve &#8220;bilginin dolaşımını sağlama&#8221; misyonunu da üstlenmiş. Niyetlerini &#8220;tek tek bireylerde ve bir bütün olarak toplumda ekolojik yaşam bilinci ve duyarlılığı oluşturmak; ekolojik dengelerin geri dönüşü olmayacak hız ve biçimde bozulması sonucunda ortaya çıkan sorunlara çözüm yolları sunmak ve doğa ile uyumlu yaşamı desteklemek&#8221; olarak özetleyen Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Viktor Ananias bu amaçla pek çok köyde projeler başlattıklarını anlatıyor.</p>
<p>Siz de zamanın getirdiklerini sorgulayıp çözüm arayanlardan ve bunu fiilen gerçekleştirenlerdensiniz.<br />
Nimetler zaten verilmiş; tabiatta her şey verildiği haliyle zaten birer nimet. Her yaşam aslında doğal olarak kendine yeterli olacak ve birbirini destekleyecek şekilde dünyaya geliyor. Bunun yanında insanlığın bilim ve teknolojiyle elde ettikleri bazı kolaylıklar bizim için her zaman nimet olamıyor. Biz tabii ki bilim ve teknolojiye karşı değiliz. Ancak bunlar doğada var olan yaşam döngülerini bozuyor ve gerçek nimetleri elimizden alıyorsa o zaman işin kıymeti kalmıyor.</p>
<p><strong>- &#8220;Gelişmelerle beraber bir şeyler de bozuluyor, tersine gidiyor o halde biz alternatif hayat sürmek istiyoruz&#8221; mu diyorsunuz?</strong></p>
<p>Bunu demekten çok, uygulamaya çalışanlardanız aslında. Hem bireysel hem de kurumsal olarak elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Buğday Deneği&#8217;nin çok çeşitli kurumları da destekleyen 1000 kadar resmi üyesi var. Bizim doğrudan iletişim içinde olduklarımızın sayısı 50 bine ulaştı. Bilgi iletişimi olarak da yaklaşık 1 milyon insana etki yaptığımızı düşünüyoruz. Buğday hareketi 19 yıl önce yaşamın içinden çıkarak başlayan bir harekettir. Doğaya, tarıma, üretime, tüketime ilişkin değerleri daha çok insanın yaşaması için uğraşıyoruz.</p>
<p><strong>- Somut olarak amaçlarınızı nasıl hayata geçiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Bizim 16 metrekarelik kendi yaptığımız küçük bir taş evimiz var. Bu evde konukları ağırlıyoruz. Evde elektrik tüketimi gerekmiyor, sepetlerde olan gıdalarımızın üzerini ıslak bezle örtüyoruz. Kullandığımız sebze ve meyveler doğal ve katkısız, doğru bir üretimden elde ediliyor. Sentetik kaplar yerine doğal kaplar ve bölgede üretilen sepetleri kullanıyoruz. Buzdolabı gibi şeyler kullanmayarak enerji de tüketmiyoruz. Bu ev, kullandığımız bu yöntemler zannedildiği gibi teknolojiyi reddetmek anlamına gelmiyor. Ama sepet benzeri daha doğal ve zararsız araçların da bir teknoloji olduğunun anlaşılmasını istiyoruz. Bugün dünyadaki bazı ziraat fakültelerinde karasaban ve yel değirmenine dönülmesi tartışılıyor. Herkesin iyilik ve sağlığı için hayattaki dengeyi yeniden tesis etmeyi arzuluyoruz. Bu sadece şehirden köye göçerek ya da belli bir teknolojiyi reddederek olmuyor.</p>
<p>Bizim, hastalandıktan sonra bizi iyileştirecek şeylerden önce vücudumuzu baştan hasta etmeyecek şeyleri üretmeye ve tüketmeye ihtiyacımız var. Amacımız toplumun sağlıklı kalmasını sağlamak için yapılması gerekenleri önceden yapmak.</p>
<div id="attachment_336" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a rel="attachment wp-att-336" href="http://www.sadehayat.org/2009/haberler/yeni-aktuelde-kapak-konusu-sade-hayat/attachment/aktuel_faruk/"><img class="size-full wp-image-336 " title="aktüel_faruk" src="http://www.sadehayat.org/wp-content/uploads/2009/08/aktüel_faruk.jpg" alt="aktüel_faruk" width="150" height="130" /></a><p class="wp-caption-text">Sade Hayat Derneği Başkanı Faruk Günindi</p></div>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Sade Hayat Derneği Başkanı Faruk Günindi: &#8220;İşe İlk Önce Yemeğimizi Düzeltmekle Başladık&#8221;</strong></p>
<p><strong>- Çağdaş hayat ve gelişmenin getirdiklerine karşı yine bu hayatın içinde kalarak daha doğal, daha insani bir hayatı tercih ettiniz. Neydi sizi bu arayışa götüren?</strong></p>
<p>Modern hayatta yiyip içtiklerinize, giydiklerinize hep başkaları karar veriyor. Artık modern hayatın bizim önümüze koydukları karşısında tercih yapmaya başladık. İnsan daha en başta yediğini doğru seçince fikirleri de düzeliyor. Fikir düzelince fiiller de düzeliyor. Bu şekilde yediğimiz, içtiğimiz ve hayatımıza soktuğumuz her şeyi tabii ve sağlıklı, katışıksız olanlardan tercihe başladık. Bu şekilde yapay, hazır, kimyasal ve genetiği değiştirilmiş gıdaları, deterjanları, kimyasal sabunları, şampuanları terk ettik. Bakın mesela çamaşır makinesi ve deterjan kullanmayınca yumuşatıcı gibi şeyler kullanmıyorsunuz, onu da kullanmayınca böbrek hapı kullanmanız gerekmiyor.</p>
<p><strong>- Peki siz modern hayatın, teknolojinin getirdiği nelerden şikâyetçisiniz?</strong></p>
<p>Bu hayat tarzı yaratılışa, fıtrata hiç uygun değil. İnsanın biyolojisine uygun bir hayat değil. En başta bundan rahatsızız. Ne yiyip içtiklerimiz, ne kokladıklarımız, ne kıyafetlerimiz, ne de kullandığımız araçlar fıtratımıza uygun. Gördüğümüz renkler dahi fıtratımıza uygun olmayan, yapay renkler. Etrafımızı saran kokular da doğal kokular değil. Bu hayatın temposu da yaratılışımıza uygun bir tempo değil.</p>
<p><strong><em>-</em> Peki yeni hayatınızı yaşamak için nelerden vazgeçtiniz, neleri benimsediniz?</strong></p>
<p>Bütün paketli ürünlerden, endüstriyel gıdalardan, sentetik giyeceklerden ve sentetik olan her şeyden vazgeçtik. Bizi kendine bağlayan ya da hayatımıza suni etkiler getiren her şeyden vazgeçtik. Doğal, işlemden geçmemiş, katışıksız su ve yiyeceklerle vücudumuzun işleyişini de değiştirdik.</p>
<p><strong>- Kendinizi korurken toplumsal hayattan uzaklaşma tehlikesine girmiyor musunuz?</strong></p>
<p>&#8220;Herkes yanlış, biz doğru yapıyoruz&#8221; demiyoruz. Bizim işimiz o kadar da zor değil. Zira günlük öğünlerimiz bir ya da iki öğün. Çok fazla şey tüketmiyoruz, ancak yetecek kadar tüketiyoruz. Dolayısıyla hiçbir alanda hayatımızda çok fazla çeşit bulunmuyor.</p>
<p><strong>Sınıf Atlamış Tarzanlar</strong></p>
<p>Modernliğin zararlı etkilerinden kaçarak sade ve doğal bir hayat arayışları mimari ve yerleşimde de kendini gösteriyor. Ekoloji ve doğal hayatla iç içe mimari ve hayatın en çarpıcı örneklerinden birisi de Kosta Rika&#8217;da uçsuz bucaksız yağmur ormanlarının içinde ağaçlar üzerinde kurulu Finca Bellavista Ağaçevler Topluluğu. 300 dönüm alanda, dev ağaçlar arasına kurulu bu doğal yaşam ortamına ulaşmak haliyle müşkül bir iş. İşin en iyi tarafı da burada: Teknolojinin zararlı etkilerinin buraya gelmesi oldukça zor. Vahşi hayatın tam ortasında doğal kaynakları kullanarak dengeli bir yaşam tarzı oluşturmaya odaklı bir yer burası. Vahşi hayata etki etmeyecek şekilde teknolojik imkânlarla donatılmış. Enerji, güneş ve su gücüden sağlanıyor. Bol yağan yağmurları toplayan bir sistem de su ihtiyacını gideriyor. Ağaçevlerin sakinleri ortak kullanabilecekleri bir bahçe ile geri dönüşüm merkezini de ihmal etmemişler. Finca Bellavista, olağanüstü bir uygulama olarak adeta bir medeniyetten kaçış ütopyası. Ama sakinleri için doğalı korumakla gelişmeyi beraber götürme yolu. Sudan elde ettikleri temiz, sürdürülebilir ve fatura ödemeyi gerektirmeyen enerji gibi medeniyetin diğer nimetlerinden de mahrum kalmak zorunda hissetmiyorlar bu vahşi doğa içinde. Ağaçlar üzerinde kurulu nefis ahşap evleriyle ve ulaşımı sağlayan ağaçtan ağaca asma köprülerle adeta lüks hayat yaşayan Tarzanlar gibiler bu topluluğun sakinleri. Yağmur ormanının ortasında yaşayan bu sınıf atlamış Tarzanların, sahip oldukları yüksek hızlı kablosuz internet gibi nimetler sayesinde isterlerse dış dünyadan kopmama imkânları da var.</p>
<div id="attachment_334" class="wp-caption alignleft" style="width: 160px"><a rel="attachment wp-att-334" href="http://www.sadehayat.org/2009/haberler/yeni-aktuelde-kapak-konusu-sade-hayat/attachment/aktuel_erol/"><img class="size-full wp-image-334" title="aktüel_erol" src="http://www.sadehayat.org/wp-content/uploads/2009/08/aktüel_erol.jpg" alt="aktüel_erol" width="150" height="130" /></a><p class="wp-caption-text">Sürdürülebilir Yaşam Kollektifi Kurucusu Erol Benjamin Scott</p></div>
<p><strong>Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi Kurucusu Erol Benjamin Scott:</strong></p>
<p>&#8220;Tüm Canlıların Hayatı Cehenneme Dönüşmek Üzere&#8221;<br />
Patika Projesi&#8217;ni hayata geçiren Erol Benjamin Scott, eğitimini yurtdışında almış bir sistem analisti. Fakat bir süredir, Sürdürülebilir Yaşam Kolektifi adlı bir grupla çalışıyor. Grupta mimarlar, tasarımcılar var. Grubun amacı çevreyle uyumlu sürdürülebilir bir yaşam oluşturmak.</p>
<p><strong>- Projenizin amacı ne, sizi harekete geçiren neydi?</strong></p>
<p>Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi biz de bir avuç insan biraraya geldik. Sosyal, ekolojik ve ekonomik açıdan nasıl sürdürülebilir yaşamlar oluşturulabilir bunlara kafa yoruyoruz, doğanın bilgeliğinden bir şeyler öğrenmeye çalışıyoruz. Şu anda insanoğlu bu gezegende yalnız kendi varmış gibi tüm kaynakları sömürmekle kalmayıp insan merkezli bir düşünce yapısıyla tüm dünyadaki canlıların yaşamını cehenneme dönüştürmek üzere. Üstelik bizden sonraki kuşakların gereksinme duyacağı her şeyi de tehlikeye atıyorBir şeyler yapmak için yalnız 20-30 yılımız olduğunu söylüyor bilim adamları. Bu bizim her sabah ne yapabiliriz sorusuyla kalkmamıza neden oluyor</p>
<p><strong>- Var olan durumu nasıl değerlendiriyorsunuz, önerileriniz neler?</strong></p>
<p>Şu anda dünyanın en önemli sorununun küresel ısınma olduğunda artık herkes hemfikir. Bence bu ciddi sorun kullanılarak insanlığın kendine çeki düzen vermesi gerekiyor. Bu sorunu insanlık olarak çözebilirsek zaten dünyamızla ve kendimizle daha barışık yaşamayı da öğrenmiş olacağız. Sanırım başlangıç noktamız, şehirlerdeki doğaya yabancılaşmayı kırıp, şehirde bile doğanın parçası olduğumuzu hatırlatan doğadaki döngüleri oluşumları taklit eden sistemler ve alanlar oluşturmak.</p>
<p><strong>- Bireysel ve toplumsal olarak daha iyi yaşamak için ne yapmamızı önerirsiniz?</strong></p>
<p>Daha yalın yaşamamız gerekiyor: Bugün var olan tüketim çılgınlığına hiçbir kaynak dayanamaz. Eğer reklamlarda / filmlerde gördüğümüz yaşantı tarzlarını devam ettirirsek beş-altı dünyaya daha gereksinmemiz var ve bu tüketim hızıyla küresel ısınmayı durdurmamız mümkün değil.</p>
<p>Kendi başımıza yapacaklarımız sınırlı olduğuna göre muhakkak örgütlenmeliyizAnadolu gibi yerel değerlerin bizlerin her zaman yanımızda olduğunu, bizden önceki kültürlerin bize enerjileriyle / bilgelikleriyle destek olduğunu hiç unutmamalıyız.</p>
<p><strong>- Sizler bu durumda neler yapıyorsunuz?</strong></p>
<p>Dünyada bazı insanlar var ki el kremlerini bile ellerine soğuk sürmemek için krem ısıtıcısı alıyorlar. Bazılarıysa ekolojik ayak izlerini arttırdığı için et yemek yerine yalnızca meyvelerle beslenme yolunu seçiyor. Bu farklı yaklaşımlarda bizler yalnızca yaşadıklarımızla örnek olmanın dışında Patika&#8217;yı tüm alternatif hareketler için deneyim/öğrenim merkezi haline dönüştürmek için çalışıyoruz.</p>
<p>Çocuk kamplarından dans kamplarına, yoga kamplarından Permakültür kamplarına kadar pek çok alanda tasarımlar yapıyoruz. Daha yolun başındayız. Projelerimizde daha çok çocuklara / gençlere yani gelecek kuşaklara yönelmeye çalışsak da yapmaya çalıştığımız her kesimden insanı harekete geçirebilmek.</p>
<p>(Necla Bayraktar-Birol Biçer, Yeni Aktüel 2009 Sayı 197)</p>
<p><a href="http://www.yeniaktuel.com.tr">www.yeniaktuel.com.tr</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadehayat.org/2009/haberler/yeni-aktuelde-kapak-konusu-sade-hayat/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eğitim Yazıları Dergisi Röportajı</title>
		<link>http://www.sadehayat.org/2009/roportaj/egitim-yazilari-dergisi-roportaji/</link>
		<comments>http://www.sadehayat.org/2009/roportaj/egitim-yazilari-dergisi-roportaji/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2009 10:40:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manşet]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadehayat.org/?p=314</guid>
		<description><![CDATA[İnsan Vakfı&#8217;nın 4 ayda bir yayınladığı Eğitim Yazıları dergisin 16. sayısında &#8216;Sağlık ve Aile&#8217; konusunu ele alıyor. Konu hakkında derginin Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Mercan Sade Hayat Derneği Başkanı Faruk Günindi ile bir röportaj yaptı. Sade hayat derneği nasıl kuruldu? Kurucu fikir nasıl ortaya çıktı ve yaşanan süreç nasıl gelişti? Sade Hayat Derneği&#8217;nin kuruluşu uzun bir süreç oldu. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan Vakfı&#8217;nın 4 ayda bir yayınladığı Eğitim Yazıları dergisin 16. sayısında &#8216;Sağlık ve Aile&#8217; konusunu ele alıyor. Konu hakkında derginin Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Mercan Sade Hayat Derneği Başkanı Faruk Günindi ile bir röportaj yaptı.<span id="more-314"></span></p>
<p><strong>Sade hayat derneği nasıl kuruldu? Kurucu fikir nasıl ortaya çıktı ve yaşanan süreç nasıl gelişti?</strong></p>
<p>Sade Hayat Derneği&#8217;nin kuruluşu uzun bir süreç oldu. Uzun zamandır hayatlarında sade, sağlıklı, doğal ve temiz olan şeyleri tercih eden duyarlı kişiler bir araya geldi. Bu insanların ortak özellikleri Dr. Aidin Salih hanımın tedavisini uygulamış, Gerçek Tıp kitabını okumuş ve -Allah&#8217;ın izniyle- şifa bulmuş insanlar olmaları. Uzun süre sade hayat fikrinin temelleri hakkında çalıştık; bu konuda bilgi sahibi birçok insandan yardım aldık. 2007 yılında dernekleşme fikri ortaya çıktı ve çalışmalara başladık. Bu hayat tarzının felsefesi doğrultusunda araştırmalar yapmak, bilgi toplamak, daha fazla bir araya gelmek ve bir arada olmak, birbirimize her konuda destek olmak ve sürdürülebilir bir iyilik yürütmek istedik.</p>
<p><strong>Derneğin amacı ve esin kaynağı nereye dayanıyor?</strong><br />
Yaşadığımız zamanda gerçek bilgiye ulaşmak çok zor. Biz, ulaştığımız doğru bilgileri vakit kaybetmeden hayatlarımıza uygulamak istiyoruz. Kitaplarda kalan değerli bilgilerin günümüzde de yaşanabilir olduğuna inanıyoruz. Aslında savunmaya gayret ettiğimiz fikirler yeni şeyler değil.<br />
Sade bir hayat yaşamanın en doğrusu olduğuna inanıyoruz. Doğal, temiz ve helal olan ürünleri kullanmanın bir tercih değil, bir gereklilik olduğunu düşünüyoruz.<br />
Tüketici değil üretici olmayı destekliyoruz. İhtiyaçların yeniden tanımlanması ve ölçülü tüketim alışkanlıkları edinilmesi gerektiğini düşünüyoruz.<br />
İnsana, doğaya ve tüm sisteme zararı olan ürünleri, uygulamaları, hayat tarzlarını ve hatta fikirleri terk etmek gerektiğine inanıyoruz. Doğal üretim yöntemlerini desteliyoruz. Bu tür üretim yapan insanların tüketiciyle arasında bir iletişim sağlamaya çalışıyoruz. İnsanın kullandığı veya maruz kaldığı tüm ürünlerin, maddelerin ve teknolojilerin insan üzerindeki etkilerini araştırmanın, olumsuz etkilerine karşı farkındalık oluşturmanın ve bilgilendirmenin gerektiğini düşünüyoruz.<br />
Bu konuda arkadaşlarımızda bilgi toplarken eskiden yaşamış birçok değerli âlimin kitaplarında aydınlatıcı, önümüzü açıcı çok değerli kılavuz bilgilere rastladık. Bize bu yolda yürüme cesareti verdiler. Ayrıca Gerçek Tıp kitabının yazarı, değerli Doktor Aidin Salih hanıma da özellikle teşekkür etmeliyiz. Kitabı, tedavisi ve seminerleri günümüzdeki sağlıklı ve doğru yaşama meselelerine nasıl bakmamız gerektiği hakkında bize çok önemli bilgiler verdi. Bize, çağımızda karşılaştığımız sorunlara karşı bir bakış açısı kazandırdı.</p>
<p><strong>Sade hayatın tanımın yapar mısınız? Bu konuda insanlara neler tavsiye edersiniz?</strong></p>
<p>Aslında bu tanım için çevremizde gördüğümüz bu hızlı, ölçüsüz, dengesiz, nefsi besleyen, bir bilinmeze doğru doludizgin giden hayat tarzına bakmak yeterli. Hepimiz, tüm insanlık görüyor ki bu gidiş hiç normal değil. Teknolojik gelişmeler ve sosyal değişimler insanın ve doğanın fıtratına aykırı. En doğrusunun aslında bunlardan uzaklaşabilmek olduğunu biliyoruz. Ancak alışkanlıklarımız bu cesareti gösterebilmekten bizleri alı koyuyor. Ama biliyoruz ki sahabe efendilerimiz böyle baksalardı hicret edemezlerdi.<br />
Yaratılış kurallarına aykırı şekilde gelişen çağdaş hayat tarzının yanlışları uzun zaman önce her alanda ortaya çıkmaya, bir arıza vermeye başladı.<br />
Bizler yüksek değerlere inanmış kişileriz. Hayatın bu zamanla sınırlı olmadığına inandık. İnsana ve diğer tüm yaratılmışlara karşı yaptığımız şeylerden sorumluyuz. Bu sorumluluğun gereklerini yerine getirmede kılavuzumuz, hayatımızın her alanında olduğu gibi Hz. Muhammed (s.a.v.)&#8217;dır. O, sade yaşardı. Hadis-i Şerifte şöyle buyuruyor: &#8220;Duymuyor musunuz? Duymuyor musunuz? Sade hayat imandandır? Sade hayat imandandır.&#8221;<br />
Bizler maddi bağlarla dünyaya kayıtlıyız. Sahip olduklarımızla kendimizi bu âleme ait hissediyoruz. Fakat ne kadar sahip olduğumuzu hissedersek, aslında o kadar onun esiri oluyoruz. Sade yaşamak, bu maddi bağlarla aramıza mesafe koymakla başlıyor. İhtiyaçlarımızı yeniden gözden geçirerek sahip olmamız gerekenleri tekrar ele alıyoruz.<br />
Ayrıca sade yaşamak manevi ağırlıklardan da kurtulmakla oluyor. İnsanın temel gayesini unutmaması gerekiyor. Gerçek mutluluğa ulaşabilmesi için benliğinin gösterdiği yönde gitmek yerine onu ıslah edip bu manevi yüklerden kurtulması, azla yetinmeyi, elinde olana şükretmeyi hatta başına gelene razı olmayı ve sabretmeyi öğrenmesi gerekiyor. Bunlar her zaman ve yerdeki insanın kalbinin tatmin olması için gerekli şeylerdir.</p>
<p><strong>Türkiye’deki tıp’ın konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz. Sizce aşırı bir tutuculuk söz konusu mu?</strong></p>
<p>Yurtdışında yaşayan tanıdıklarımız, orada görev yapan doktor arkadaşlarımız var. Onlarla bu konuyu konuştuğumuzda durumumuzu biraz daha objektif olarak değerlendirebiliyoruz. Çoğu zaman Batıdan gelen gelişmelere fazlaca sıkı şekilde bağlanılıyor, bu yeniliklerin gerektiğinden fazla şekilde sorgusuz kabul ediliyor. Yani kraldan çok kralcı olabiliyoruz. Son yıllarda artık market zincirleri değil hastane zincirleri kurulduğuna tanık oluyoruz. Büyük şirketler sağlık hizmetlerine girmeye başlıyor. Önceki sağlık şirketleri büyüyor. Basit bir mantık yürüterek diyebiliriz ki bu işletmeler daha fazla müşteri/hasta buluyor, daha fazla insan hastalanıyor ya da Moynihan ve Cassels’in Satılık Hastalıklar kitabında ortaya çıkardığı gibi yeni hastalıklar icat ediliyor. Birçok özel hastane son teknoloji ile üretilen tetkik cihazlarıyla reklam yapıyorlar. Bu ileri teknoloji ürünü aletler henüz yeteri kadar test edilmediğinden muhtemel zararları hakkında kimse bir şey bilmiyor. Aynen yıllar önce onaylanan ve şiddetle tavsiye edilen ama artık kesin zararları ortaya çıkan ilaçlar, aşılar, cihazlar gibi bu cihazların zararlı etkileri hakkında kesin bir şey söylemek henüz mümkün değil.<br />
Türkiye’de tıbbi yaklaşımın bildiğim birçok batı ülkesinden daha tutucu olduğunu görüyorum. Hamilelik dönemindeki uygulamalar, ameliyatlar ve ilaç kullanımı birçok gelişmiş Avrupa ülkesinde hiç de bizdeki yöntemlere benzemiyor. Örnek olarak herkesin bildiği bir gerçeği ele alalım: Türkiye’deki ölçüsüz ağrı kesici ve antibiyotik kullanımı. Batıda, bu ilaçları ülkemizdeki sıklıkta ve kolaylıkta verilmesini onaylayacak bir doktorla henüz tanışmadım. Modern tıpta araştırma ve eğitim olarak ülkemizden ileride gözüken birçok Avrupa ülkesinde antibiyotik tedavisi en son başvurulması önerilen tedavilerdendir. Bunu bu şekilde ülkemizde görmemiz pek mümkün değil.<br />
Antibiyotiklerin ve diğer sentetik ilaçların, hem üretimi, hem insan üzerindeki etkisi, hem de sonrasında doğada olan etkisi üzerine birçok çekince sebebi olan araştırmalar herkes tarafından biliniyor. İnsanlar daha içinden çıkılmaz sorunlara doğru gidiyor. Kanalizasyon yoluyla insanların kullandığı antibiyotikler sulara karışıyor. Ekolojik sistem derinden ve sinsice büyük bir zarar görüyor. İnsanlar, kendileri bir yana hayatları boyunca görüp bilemeyecekleri canlıların nesillerinin tükenmesine, katledilmesine ya da bozulmasına sebep oluyor.<br />
Sentetik veya nano-teknolojik ilaçlar çok büyük bir sektör halini aldı. Bu endüstri de diğerleri gibi artık çevreyi ve insan sağlığını tehdit eder boyutlarda. Ancak bizler tarih boyunca yetişmiş büyük hekimlerin torunlarıyız. Bizler büyük bilgi birikimlerinin mirasçıları konumundayız. Ülkemizde yetişen birçok tıp doktoru eminim ki biraz da sahip olduğumuz değerli bilgilere yönelse bu ölçüsüz gidiş olumlu bir yöne doğru ilerleyecektir. Türk hekimlerinin sahip olduğumuz bilgi mirasına yönelmeleri, buradaki muazzam birikimi fark etmeleri bence an meselesidir. Eminim ki en azından meslek hayatlarına yeni başlayan birçok doktor kardeşimiz bu konularda yetişmiş hekim ihtiyacını görüp kayıtsız kalmayacaktır.<br />
Böylece iyileşmek için gerekenlerin endüstriyel, insanı bir makine gibi gören, fıtri olmayan, insana ve diğer tüm yaratılanlara zararı dokunan tedavi yöntemleri olmadığı anlaşılır. İhtiyacımız olan sadece yaratılışa uygun olanı keşfe çalışmak ve bu şekilde tedavi olmaktır. Kâinat kusursuz bir denge ve ölçü ile yaratılmıştır. Her âlemin bir numunesini barındıran insanın da en mükemmel biçimde yaratıldığı ayet-i kerimede bildirilmiştir. O halde bu müthiş sisteme böylesine bir müdahale gerçek bir bilgi ve sorumluluk gerektirir. Bunun farkında olan bilge zat Hipokrat belki de bu yüzden &#8220;Önce zarar verme&#8221; ilkesini listesinin en başına koymuştur.</p>
<p><strong>Tedavi denince sadece ilaç veya ameliyat mı akla gelmeli?</strong></p>
<p>Elbette hayır. Tedavi aslında ilk önce rahatsızlığın sebebi hakkında kesin bilgiye sahip olmakla başlar. Bildiğim kadarıyla çağdaş tıpta sebebi kesin olarak bilinen hastalık sayısı çok az. Beni hayretlere düşüren eski hekimlerimizin üstün teknolojik teşhis aletleri olmadan hastalıklar ve tedavileri hakkında geçerliliğini hâlâ koruyan ciltler dolusu kitap yazabiliyor olması. Benim bu durumdan çıkartabildiğim sonuç, tedavi için hekimin ilk önce insan denen varlığı her yönüyle tanıyor olması gerektiğidir.<br />
Hekim, hikmet gözüyle bakabilen bir kişi olmalıdır. Kendisine bir şikâyetiyle gelen kişiye hekim bir bütün olarak bakabilmelidir. Bence ancak böyle tam bir tedavi uygulanabilir. Hiçbir zaman gözü vücudun geri kalanından bağımsız bir organ gibi tanımlama fikrini anlayamadım. Dünyada her şeyin her şeyle ilgisi varken gözümdeki rahatsızlığın bedenimin başka bir yerindeki bir arızayla ilgisiz olamayacağı düşüncesi bana çok zayıf geliyor.<br />
İnsanın muazzam bir biçimde yaratılmış bağışıklık sistemi hakkında doyurucu bir bilgiye ulaşıldığını söylemek de pek mümkün değil. Bu kusursuz sistem belki de doğru müdahaleyle her türlü rahatsızlıkla baş edebilecek kabiliyete sahiptir. Belki de en iyisi sadece bu sistemin çalışmasını kolaylaştıracak müdahalelerde bulunmaktır. Yani en doğrusunu söyleyen Resulullah (s.a.v.)’ın buyurduğu gibi: “Gerçek şafi Allah’tır. Hekim ancak avutur.” Bu hadis-i şeriften hekimin, hastalık sürecini hasta için kolaylaştıran ve süreci kontrol eden kişi olduğu tanımı çıkarılabileceğine inanıyorum. Yaptığımız birçok araştırmada büyük âlimlerin tıp ilmine bu açıdan yaklaştığını görüyoruz. O halde burada dikkat edilmesi gereken gerçekten önemli bir nokta var.<br />
Günümüzdeki sentetik -yani doğal olmayan ilaçların hepsinde yan etkiler öngörülür. Demek ki bu ilaçlar tamamıyla zararsız değildir. O halde tam bir deva beklemek mümkün görünmüyor. Ortodoks tıbbında son 400 yıldır yapılan laboratuar deneyleriyle gelinen nokta ne yazık ki hâlâ insanın yaratılışına tam anlamıyla uyan, tamamıyla zararsız, bütünüyle hazmedilen ve vücuttan uzaklaştırılabilen bir sentetik ilaç üretememiştir. Bence bu bakış açısıyla böyle bir sentetik ilaç üretmek de mümkün değildir.<br />
Yakın bir geçmişte üretilmeye başlanan nano-teknolojik ilaçların ise henüz verebileceği zararlar kestirilebilmiş bile değildir. Bu teknoloji öyle küçük ölçekte çalışmaktadır ki ancak yine üreticilerin laboratuarında bu etkilerin test edilebilmesi mümkün olabilir. Bu, adaletsiz bir kontrol demektir.<br />
Yakın zamanda medya tarafından gündeme taşınan bitkisel ilaçlar da hazır paketlere girmiş ürünlerdir. Paketlendikleri malzemeler, paketleniş yöntemleri, kültür üretimi olmaları ve bolca vaatler vermeleri düşünülmesi gereken bazı noktalardır. Ancak bu ürünler yine de sentetik veya nano-teknolojik ürünler gibi de değildir. Kelime itibariyle de bir farklılık söz konusudur: bitkisel demek bitkilerden elde edilen demekse eğer hangi işlemlerden geçtiklerini de bilmemiz gerekmektedir. Tabi ki burada bitkileri bu ürünlerden ayrı olarak düşündüğümü belirtmek isterim. Her bir bitkinin ciddi maksatlarla ve faydalarla yaratıldığına inanıyorum. Bunları bilip öğrenmemiş olmak bizim eksikliğimizdir. Bitkilerin kendilerini, herhangi bir sanayi işlemden geçirmeden kullanmak insanlık tarihi boyunca kullanılmış güvenilir bir yöntem olarak görülmelidir.<br />
Yine modern tıbbın babası Hipokrat bu konuda önemli bir kaideyi ortaya koyuyor: “Gıdalarınız ilaçlarınız; ilaçlarınız gıdalarınız olsun.” Ben henüz bir avuç kalp hapıyla kahvaltı yapan bir bey amcaya rastlamadım.</p>
<p><strong>Modern hayatın insan beden ve ruh sağlığı üzerindeki etkisinden bahseder misiniz?</strong></p>
<p>Modern hayat nedense şehirlere hapsetme eğilimindeyiz. Ancak ziyaret ettiğimiz birçok köyde farklı yoğunluklarda modern hayat tarzının yer ettiğini görebiliyoruz. İnsanların beklentileri, sahip olmak istedikleri, uzun vadeli planları gibi yeni meseleleri var. Modern hayat bizi yanındakine hatta kendine bakmadan sürekli koşturmaya, acele etmeye, harcamaya, harcamak için daha çok kazanmaya ve uzun emeller sahibi olmaya zorluyor. Herhangi bir şey aldığımızda, o daha eskimeden yenisine bakar hale geliyoruz. Önceleri lüks olan her şey artık ihtiyaç listesine, hatta zorunlular sınıfına alınıyor. Mutluluk kavramı en önemli kavram halini alıyor. Mutlu olmak için daha çok kazanmak, daha çok kazanmak için daha çok çalışmak ve bunun için daha çok yükselmek zorunda hissediyoruz. Bütün bunları başardığınızda da ancak nefsanî bir mutluluğa ulaşmış oluyorsunuz.<br />
Birçoğumuzun elleriyle yapabildiği gerçek işleri bile kalmamış durumda. Yani örneğin yarın tüm bilişim sistemleri sadece bir saat çökse tüm dünya bir karmaşaya sürüklenebilir; belki yüz binlerce kişi yapacak gerçek bir iş bulamaz. Bu yüzden bence herkes bir peygamber mesleği edinmeye çalışmalıdır.<br />
Modern hayatın 2. Dünya savaşından sonra dünyaya verdiği yeni şekil gerçek mutluluğun yaşanabileceği sade, huzurlu, ölçülü, düzgün, uyumlu ve sakin yaşam tarzının üzerine bir örtü çekmiştir. Nasıl olursa olsun cepheye yetişmek insanın birçok değerli vasfını yitirmesine, kendine gerçekten değerli amaçlar bulamamasına sebep olmuş gözüküyor.<br />
Gerçek mutluluk ve başarı bu karmaşa içinde değil, ancak doğru fikir ve davranışlarla olur. Modern insan da ancak Allah’ı anmakla mutlu olur. Şimdi ve her çağda ruh sağlığının temel kaidesi bu olmuştur.<br />
Modern hayat ve getirdikleri bedenlerimize de elbette büyük zararlar vermektedir. Cepheye nasıl olursa olsun gitme anlayışı hastalık tedavisinde de kendini göstermiştir. Ağrının kesilmesini yeterli görmek elbette bir tedavi olamaz.<br />
Hızlı yaşam tarzı daha hızlı beslenmeyi, gıdalara daha hızlı ulaşmayı ve üretmeyi mümkün kılan; ürünlerin bozulmadan nakliye edilmesi, çokça üretilmesi ve raflarda uzun süre durabilmesini sağlayan katkıların ve koruyucuların üretilmesine sebep olmuştur. Birçok katkı maddesi ile hastalıklar arasındaki ilişki çok geniş bir araştırma konusudur. Bu alandan çıkan sonuçlar hiç de iç açıcı değildir.</p>
<p><strong>Dünyada Sade Hayat benzeri pek çok çıkış söz konusu, bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Dünyanın birçok yerinde karmaşık modern hayat anlamsız ve yorucu geldiği için basit ve sade hayatı seçen insanlar var. Bu sadeliği anlaşılması kolay, yaşanabilir, zararsız ve sağlıklı olduğu için tercih ediyorlar. Birçok batılı insan böylelikle kendilerine daha yaşanabilir alanlar, ortak eko-köyler, kendilerinin ekip biçtiği ufak tarlalar ediniyor. Tüm bunlar insan fıtratına aykırı ilerleyen bir sisteminden kaçış girişimleri. Yapılan birçok faaliyet toplumlar için gayet faydalı. Bu bakımdan önemli. Hatta bazı akımlar dini gelişim eğitimleri de içeriyor. Böylelikle toplumda ahlakî değerlerin korunması ve aktarılmasında da faydalı oluyorlar. Tüm toplumun huzuru için yeni girişimler ortaya çıkıyor.<br />
Yurtdışında bu çıkışlar temellerini yaklaşık 200 yıldır konuşulan meselelere dayandırıyorlar.Bu hareketlerin birçoğu özellikle bulundukları toplumlara farklı bakış açısı kazandırabiliyor. Bu açıdan dikkate değer hareketler.</p>
<p><strong>Sade Hayat projesi içinde yaşanmış tedavi öykülerinden örnekler verebilir misiniz?</strong></p>
<p>Bu şekilde tedavi olmuş ve –Allah’ın izniyle- şifa bulmuş insanlar o kadar çok ki bunun için başka bir yazı yazmak gerekir. Burada bildiğim her hikâyenin hakkını vererek yazacak yerimiz olmadığından bunları başka bir zamana almayı öneriyorum.</p>
<p><strong>Gen teknolojisinin bitkiler, hayvanlar ve şimdi de insanlar üzerindeki uygulamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>İnsan önce en küçük mikroorganizmanın yaratılışını değiştirme fikrini kabul etti. O küçük canlıya yaptığı zulme razı olunca bitkiye, sonra hayvana yapılanları hoş gördü. Sonunda da bütün bu yaptıkları kendi türünün başına geldi.<br />
Gen teknolojileri deneyleri eski sayılamayacak kadar yakın bir tarihe sahip. Ancak bu kadar kısa süre olmasına rağmen etkileri gerçekten çok derinde görülüyor. Gen teknolojilerinin uygulanma amaçları tutarlı değil. Örneğin tarımda Genetik Mühendisliğin (GM) kullanılmasına dayanak olarak gösterilen tezlerden biri dünya nüfusunun fazla olması; dünyanın ise bu nüfusa yetecek gıdayı üretemeyecek olması olarak gösteriliyor. Aklı başında herkes bilir ki dünyada eşit bir gelir ve kaynak dağılımı söz konusu değildir. Dolayısıyla dünya kaynaklarını tüketen gelişmiş ülkeler bu kaynakları ihtiyacı olan ülkelerle paylaşmaya hiç yanaşmamaktayken ve hatta daha fazlasını almak istemekteyken böyle bir yönteme başvurmak akıllıca gözükmüyor.<br />
Ayrıca bizler rızık endişesi hakkında çokça uyarılmaktayız. Ayet-i kerimede rızkın tayin edildiği, Allah’ın kulunun rızkına kefil olduğu bildirilir. Bu açıdan konuyu değerlendirince bizim için böyle bir sebep kalmamaktadır. Zira bizler dünya nüfusunun rakamı ne olursa olsun kendi rızıklarıyla yaratıldıklarına ve buna ulaşmak için gayret etmelerinin yeterli olduğuna inanıyoruz.<br />
Nisa suresi 118-119. ayetlerde açıkça işaret edilen bu müdahaleler kesinlikle kabul edilemez.<br />
Teknik olarak genetik müdahalelerin organizmaya verdiği derin zarar bazen uzun zaman sonra, bazen de başka maddelerin sinerjik etkileriyle ortaya çıktıkları kaydediliyor. Günümüzde mutasyona bağlı, sebebi bilinmeyen hastalıkların kökeninde bu ürünleri aramaya başlamak akıllıca olacaktır. Çünkü son yıllarda artış gösteren bu hastalıklar ve üretilen Genetik Mühendislik (GM) ürünleri benzer yükselişe sahiptir.<br />
Genetik mühendislikle üretilen tarım ürünleri, aşılar ve aromalar gibi ürünlerin etkileri elbette yine ileri teknoloji gerektiren laboratuarlarda gözlemlenebilecektir. İnsanoğlunun elindeki görüntüleme ve teşhis imkânlarının hâlâ yetersiz olduğu düşünülürse ve bu laboratuarlardan en büyüklerinin üretici şirketlere ait olduğu göz önünde bulundurulursa önümüzdeki dönemde insanlığın başını en çok ağrıtacak gelişmelerin bir çoğunun bu alanlardan ortaya çıkacağı söylenebilir.<br />
Tüm bu teknolojiler olup biterken doğal, fıtrî ve temiz olanı korumak ve desteklemek insanoğlunun geleceği için daha önemli hale gelmektedir. Temiz ve yaratılışa uygun olanı korumak önümüzdeki zamanlarda artık bir tercih olmaktan çıkacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadehayat.org/2009/roportaj/egitim-yazilari-dergisi-roportaji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gerçek Hayat Dergisi&#8217;nde Tıbb-ı Nebevi Söyleşisi</title>
		<link>http://www.sadehayat.org/2009/roportaj/gercek-hayat-dergisinde-tibbi-nebevi-soylesis/</link>
		<comments>http://www.sadehayat.org/2009/roportaj/gercek-hayat-dergisinde-tibbi-nebevi-soylesis/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Feb 2009 20:41:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Etkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadehayat.org/?p=276</guid>
		<description><![CDATA[Peygamberin İzinde Şifa Aramak… Ama Nasıl? Reçetelere hapları, ilaçları, şurupları yazan &#8216;modern tıp&#8217; doktorlarının, halk arasında &#8216;alternatif tıp&#8217; olarak bilinen bir takım otları, &#8216;kaynatma, kurutma, ezme &#8230; &#8216; gibi yöntemleri tavsiye edenlere sıcak bakmadığı ortada. Alternatif tıp denilen şey öyle bir şey ki, yer yer Peygamber Tıbbı denilen Tıbbı Nebevi&#8217;ye de uzanıyor elleri. Tıbbı Nebevi&#8217;ye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Peygamberin İzinde Şifa Aramak… Ama Nasıl?</strong></p>
<p>Reçetelere hapları, ilaçları, şurupları yazan &#8216;modern tıp&#8217; doktorlarının, halk arasında &#8216;alternatif tıp&#8217; olarak bilinen bir takım otları, &#8216;kaynatma, kurutma, ezme &#8230; &#8216; gibi yöntemleri tavsiye edenlere sıcak bakmadığı ortada. Alternatif tıp denilen şey öyle bir şey ki, yer yer Peygamber Tıbbı denilen Tıbbı Nebevi&#8217;ye de uzanıyor elleri. Tıbbı Nebevi&#8217;ye gelince&#8230; Bugün Tıbbı Nebevi denildiğinde gördüklerimizin çoğu, birilerinin cebini dolduruyor. İçinde &#8220;Peygamber-Kur&#8217;an-Hadis-Sünnet&#8221; gibi öğeler de barındırdığı için işi kolay. Sömürüye açık insanlar yeterince var çünkü.<span id="more-276"></span></p>
<p>B ir kilo pamuk mu daha ağırdır yoksa bir kilo demir mi? Ya da şöyle soralım; iki kere hapşırınca doktora koşup vücudunu antibiyotikle doldurana mı yazıktır yoksa dayanılmaz acılar çekerken doktora gitmek yerine nane limon kaynatmaktan öteye geçmeyene mi?</p>
<p>İkisinin de cevabı aynı olsa gerek.</p>
<p>Fakat çocukluğumuzda epey bir kafa yorduğumuz ve cevabı öğrenince de iyice sarsıldığımız bulmacaya, bir baskülle son noktayı koymak mümkün. &#8220;Yahu, ikisi de aynı ağırlıkta bunların. Pamuk da iki kilo, demir de!&#8221;</p>
<p>Fakat diğeri, yani koskoca modern tıp ile alternatif tıbbı karşı karşıya getiren sorunun cevabı, iki uçlu. Bir taraf, &#8220;Kesinlikle modern tıp!&#8221; derken, diğer taraf, &#8221;Tıp mıp hikâye&#8230; İşte bu otları kurutup-kaynatıp suyunu içerseniz turp gibi olursunuz.&#8221; diyor.</p>
<p>Modern tıpçılar alternatif tıpçıları, alternatif tıpçılar modern tıpçıları pek sevmiyor. (Hiç sevmiyor aslında) Günün birinde bir doktorla bir alternatifçinin yanında öksürecek olursanız (Maazallah), haliniz harap. (Kafiye olsun diye değil .. .) Harp bile çıkabilir o ortamda.</p>
<p>Hayatını bu şekilde &#8216;uç&#8217;larda geçirmekten kaçınanların &#8216;yakalandığı&#8217; an ise işin içine &#8216;dini tanımların&#8217; girmesi.<br />
Misal; Peygamber Tıbbı. Tıbbı Nebevi.</p>
<blockquote><p>“Akıl sahibi hiçbir insan üç tip bilgiyi terk edemez; kendisiyle gelecek hayat için tedarik elde edebileceği bilgi, [karşılığında] imanını tesis etmede ona yardım edecek dünyevi hayatını inşa edebileceği bilgi ve üçüncü olarak ise hastalıklarını iyileştirmede yardım edebilecek böyle bir tıp bilgisi.” (El-Ahnaf b. Kays)</p></blockquote>
<p><strong>PEYGAMBER TIBBIYLA PARA KAZANMAK</strong></p>
<p>Tıbbı Nebevi denildiğinde akla, Peygamber Efendimiz’in tavsiye ettiği ve hatta bizzat uyguladığı bir takım terkiplerin, karışımların yazılı olduğu kitaplar gelir. Hemen her evde bu kitaplardan vardır. Siz de bakın. İçinde, &#8220;Bal, her derde devadır. Öylesine &#8216;her derde devadır&#8217; ki, vücudunda zerre kadar bal var iken ölmüş kişi, CENNETE GİDER!” yazıyor olabilir. Üstelik Hazreti Muhammed imzasıyla! Evet, uydurma hadisler. Biraz daha fazla bal satmak, biraz daha fazla kitaba imza atmak, biraz daha fazla ün salmak için işlenen bir suç. Hadis uydurma suçu.</p>
<p>Kitapçıların raflarını süsleyen, afili kapakları ve cezp edici isimleriyle okurların dikkatini çeken bu kitaplar, epeyce alıcı buluyor. Mutfakta ne varsa, hepsi değer kazanıyor. Daha önceden kıymeti bilinmeyen veya farkına varılmayan nane, karabiber, ceviz, nohut… Hemen hepsiyle ilgili bir Hadis ve bir takım terkipler&#8230; Bunları uygulayan, soğuk algınlığından kurtulabilir, boyu uzayabilir, saçları dökülmez, çıbanları iyileşir &#8230;</p>
<blockquote><p>“Namazlar, kalp, mide ve bağırsak ağrılarından kurtulmaya vesile olabilir…” (Ez-Zehebi)</p></blockquote>
<p>&#8220;Allah, her hastalığın bir şifasını indirmiştir&#8221; veya &#8220;Her hastalık için bir ilaç vardır, öyle ki mevcut bir hastalığı bir ilaç iyileştirirse, sağlığa kavuşma Allah&#8217;ın izniyle olmuştur.&#8221; diyen Hazreti Peygamber Efendimiz, &#8220;Çörekotu cehennem ateşinden korur&#8221; da demiş olabilir mi hakikaten?</p>
<p><strong>TIP TEDAVİSİNİ TERK ETMEK? </strong><br />
Hazreti Peygamberden gelen tıpla ilgili hadisler, üç ayrı kategoride inceleniyor. Hastalık durumlarında tıbbi tedaviyi teşvik eden ve teferruatlı sağlık ilkeleri vermeyi hedefleyen hadisler; tedbiri vurgulayan hadisler ve Nebevi Tıp literatürüne giren hadisler. &#8220;Bedenin kişi üzerinde hakkı vardır&#8221; buyuran Hazreti Muhammed&#8217;in (AS), hacamat (kan aldırma) konusunda tavsiyeleri olduğu yaygın bir bilgi. Hakeza, bal için de.</p>
<p>Peygamber Efendimiz, aşırı yemekten kaçınarak, bugün &#8216;koruyucu&#8217; tıbba da şekil veren alışkanlığı örnek olarak sunar bizlere. Vefatından kısa bir zaman önce rahatsızlandığı vakitlerde hekimler tarafından tedavi edilir ve bu da hekimlerin/tıp ilminin önemine verdiği değerden/önemden ileri gelir. Peygamberimiz, Tıbbı Nebevi&#8217;yi tavsiye edenlerin aktardığı, &#8220;Tıp tedavisi caiz olmakla birlikte tedaviyi terk etmek evladır&#8221; demiş midir?</p>
<p>Veya, tedaviden uzak durulması gerektiğini anlatıp, &#8220;Benim ümmetimin şehitlerinin çoğu yatakta ölenlerdir.&#8221; &#8230; demiş midir?<br />
Tıbbı Nebevi&#8217;nin neden ortaya çıktığına dair küçük bir not &#8216;Tıbbı Nebevi literatürünün en önemli şeyi, karışım ilaçlara karşı, basit ilaçların tercih edilmesidir. Klein Franke&#8217;ye göre bunun sebebi, birinci tür ilaçların, İslam hukuku tarafından yasaklanmış katkı maddelerini içermesi ihtimalidir&#8230; Gerçek sebep, karışım ilaçların daha fazla yan etkiye sahip olma ihtimalinin varlığı gibi görünmektedir. Fakat bu, karışım ilaçların genel anlamda kemali olarak reddini tam olarak açıklamamaktadır&#8230; Tıbbı nebevi, bu tür katkı maddelerinin mesela zehirlerin tek başına kullanıldıklarında büyük zararlar ve hatta ölümlere neden olabileceği gerekçesiyle tıpta kullanılmalarına karşı büyük bir hoşnutsuzluk sergiler: (Fazlurrahman-İslam&#8217;da Tıp Geleneği)</p>
<blockquote><p>“Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz” Hadis-i Şerif*</p></blockquote>
<p><span style="color: #808080;"><em>Not: Burada ifade edilmek istenen bir Hadis-i Şerif değildir. Sanırız Ümmühan hanım dizgide bir hata yapmış.</em></span></p>
<p><span style="color: #808080;"><em>Araf suresi 31. ayet: Ey Adem oğulları, her mescide gittiğinizde süsünüzü tutunun,<strong> yiyin, için; ancak israf etmeyin</strong>, çünkü O, israf edenleri sevmez. </em></span></p>
<p><strong>Faruk Günindi (Sade Hayat Derneği Başkanı)</strong><br />
<strong>Gerçek Şafi Allah’tır, Hekim Avutur</strong></p>
<p><em><strong>Sade Hayat Derneği nedir, neden kuruldu? Alternatif tıp mıdır ilgi alanı? </strong></em></p>
<p>Hayır, alternatif tıpla ilgilenmiyoruz. Doğal, sağlıklı, temiz, helal yiyip içmeye gayret ediyoruz. Daha çok bizim yaşam alanımızı, bilgi adına, yaşanabilir kılmaya yönelik hizmetler vermek istiyoruz. Bu yaşam tarzı yeni bir yaşam tarzı değil, unutulmuş olan yaşam tarzıdır. Peygamber Efendimiz açıkça belirtiyor; &#8220;Sade hayat imandandır&#8221; diye. Maddi manevi ağırlıklardan kurtulmak lazım. Bu aslında herkesin amacı. Biz bunu biraz daha somutlaştırmak istiyoruz.</p>
<p><em><strong>Alternatif tıp ne peki, sizin için? </strong></em></p>
<p>Alternatif tıbba bakış açımız şu; doğal bitkiler alternatif değildir! Gerçek olan onlardır. Alternatif dediğiniz zaman, bir şeyi doğru kabul edip diğerini onun yanına koyuyorsunuz. Çörekotu alternatif olamaz.</p>
<p><em><strong>Sade hayata olan ilginiz şahsi sebeplerle ortaya çıktı anlayabildiğim kadarıyla? </strong></em></p>
<p>Sebebi bilinmeyen bir alerjim vardı. Bunlardan kurtulabildim. &#8216;Psikolojik&#8217; denmesine rağmen iki yıldır ilaç kullanıyordum, yeni tedaviler deniyordum. Onlar da kısa sürede neticelendi. İlaç kullanıyordum, işe yaramıyordu. Hepimiz aslında doğal şekilde tedavi olmuş insanlarız. Birçoğumuzda veya ailemizde bir-takım hastalıklar vardı. Tıbbı Nebevi&#8217;nin gösterdiği yolda tedavi olduk.</p>
<p><em><strong>En son ne zaman grip oldunuz? İlaç aldınız mı mesela?</strong></em></p>
<p>Bu şekilde tedavi olmaya başladığımdan beri hiç ilaç almadım.</p>
<p><em><strong>Bir tane aspirin bile mi?</strong></em></p>
<p>Bir tane aspirin bile.</p>
<p><em><strong>Tıpçılarla aranız nasıl? Kavgalı mısınız? </strong></em></p>
<p>Yok, kavgalı değiliz. Kendi işimize bakıyoruz. Başkasına saldırmak durumumuz yok.</p>
<p><em><strong>Farklı kürler uygularken, insanın direncinin iyiden iyiye zayıfladığı ve ölümle bile sonuçlanan olumsuz hikayeler yaşandığı yönündeki iddialar&#8230; ?</strong></em></p>
<p>Yaklaşık iki buçuk yıldır bu topluluğun içindeyim. Bu sebeple ölen bir kişiye bile rastlamadım. Aidin Salih Hanım kendi kitabında da ölüm hakkında ne düşündüğünü açıkça söylüyor. &#8220;Bu tedavi sizi ölümden kurtaracak&#8221; demiyor zaten. &#8220;Uygulanan tedavi daha uzun yaşamak için değil daha temiz ölmek için uygulamalı.&#8221; diyor.</p>
<p><em><strong>Tıbbı Nebevi tanımınız? </strong></em></p>
<p>Tıbbı Nebevi, &#8216;alternatif tıp&#8217; olarak görülüyorsa üzülürüz. Nebevi yaşam tarzının tıbbıdır burada kastedilen. Tıbbı Nebevi&#8217;de ilk tavsiye edilen şey sabırdır. Hastalık ortadan kaldırılması gereken bir şey değil, bir şeylerin &#8216;karşılığı’dır. EI Cezviye 14. asırda bu bilgileri bir araya topluyor ve buna isim veriyor. Bu aslında bir hayat tarzının sonucudur. Müslüman doktorların &#8216;ruh ve beden hastalıkları&#8217; diye iki ayrım yapması bile İslam doktorlarının 18. yüzyıla kadar Batı tıbbının fark etmediği bir şey. &#8220;Deva arayınız&#8221; diyor Peygamberimiz ve hatta kendi tavsiye ettiği ilaçlar var. Şimdiki gibi karmaşık ilaçlar değil, çok sade, basit&#8230; Bal mesela&#8230; Gerçek Şafi Allah&#8217;tır, hekim ancak avutur.</p>
<p><strong>Hayri Kırbaşoğlu (İlahiyatçı):</strong><br />
<strong>Tıbbı Nebevi Vahiy Ürünü Değildir</strong></p>
<p>Peygamberimizin tedavi konusunda söylediği rivayetlerle farklı tutumlar var. Bir takım İslam uleması bunların Peygamberin Peygamberliğinin bir parçası olarak, vahiyle bağlantılı olabileceğini kabul ediyorlar. Bazıları da bunun Peygamberlikle doğrudan alakası olmayan, sadece Peygamberimizin çevre kültürden edindiği bilgileri aktardığı söyleniyor. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda bu konuda benzer yaklaşım sergileniyor. Mesela &#8216;sineğin bir kanadında zehir diğerinde panzehir olduğuna&#8217; dair rivayetleri bilimsel verilerle ispatlama çabaları görülüyor&#8230; Mesele tartışmalı.</p>
<p><strong>Koruyucu tıbbın önemi </strong></p>
<p>Tıbbı Nebevi&#8217;nin ilgilendiği alan bir de koruyucu tıp. Aşırı beslenmeden kaçınmak tavsiye ediliyor. Ki obezite bugün de önemli bir problem &#8220;Âdemoğlu mideden daha kötü bir kap doldurmamıştır. Ama ille dolduracaksa üçte birini su, üçte birini yemek ve üçte birini hava boşluğuna bıraksın&#8221;, şeklinde fevkalade güzel prensipler vardır.</p>
<p>Çörekotunun her derde deva olduğu gibi rivayetler var. Bunları dış anlamıyla değil de, çok yararlı olduğu şeklinde anlamak lazım &#8220;Kanser başta olmak üzere her derde deva olur&#8221; gibi ifadeler doğru değil.</p>
<p>Öte yandan, Peygamber Efendimizin çok önemli bir sözü var. Müslümanların üzerinde durmadığı; &#8220;Ey Allah&#8217;ın kulları tedavi olunuz diyor. &#8220;Hiçbir hastalık yoktur ki onun çaresi indirilmemiş olsun&#8221; diyor. &#8220;Tıbbi Nebevi tamamen kutsaldır ve vahiy ürünüdür&#8221; demek doğru değil. Peygamberimiz zamanında tedavi imkânları sınırlıydı ve en iyi tedavi yöntemi olarak &#8216;dağlama&#8217; uygulanıyordu Bugün dağlama yerine antibiyotikler kullanılıyor.</p>
<blockquote><p>Hazreti Muhammed (AS), hacamat (kan aldırma) yöntemini tavsiye eder. Bal kullanımının önemini vurgular. Bazı mide hastalıkları için kepek, süt ve baldan yapılan bir içeceği hem kendisi kullanmış ve hem de diğer insanlara salık vermiştir. Fakat İbn Haldun&#8217;un söylediği gibi bu tıbbi reçetelerin veya telkinlerin illa da Peygamber&#8217;in buluşları olduğuna ve eski Arabistan tıbbının bir parçası olmadığına inanmak için bir sebep yoktur. Örneğin hacamat Arabistan&#8217;da yaygındı. Fakat daha sonraları birçok insanın algıladığı gibi, kesinlikle bu reçetelerin Peygamber&#8217;in dini vazifesi/misyonu ile bir ilgisi yoktur&#8230; Hz. Peygamber&#8217;in, yaraların tedavisi için Araplar arasında yaygın olan dağlama usulünü yasakladığına dair hadisler vardır. Fakat aynı zamanda Hz. Peyg&#8217;amber&#8217;in onu emrettiğine, hatta savaşta yaralanan kişiler üzerinde bizzat kendisinin uyguladığına dair hadisler de vardır. Bunu yasaklayan hadis şartlıdır. Bu hadise göre Hz. Peygamber kesin olarak şöyle demiştir. &#8220;[her ne kadar sağlığa kavuşturan bir şeyse de] ben cemaatimi dağlamadan men ediyorum&#8221; (Fazlurrahman-Tıbbı Nebevi)</p></blockquote>
<blockquote><p>Peygamberimiz’e atfedilen Hadislerden…</p>
<ul>
<li>“Birçok insanın kıskandığı iki nimet vardır; sağlık ve üzüntüden beri olma.”</li>
<li>“Allah’ın bazı kulları var ki, Allah onları hastalıktan ve öldürülmekten korur, onların sağlık içinde yaşamalarına ve ölmelerine vesile olur ve onlara şehitlerin mertebesini ihsan eder”</li>
</ul>
</blockquote>
<blockquote><p>“Tıp, faydaları büyük, asalet, prestij ve şöhreti kabul edilmiş, kökleri Kitap [Kur’an-ı Kerim]’ta ve Nümûne [Sünnet]’de tesis edilmiş bir ilimdir” (15. yüzyılın başında yaşayan tıp bilgini el-Ezrak Teshîlu’l-Menafî)</p></blockquote>
<blockquote><p>“Her Müslüman’ın üzerine, onu Allah’a yaklaştıracak her türlü mümkün yolla Allah’a yakınlığı aramak ve itaatkar bir şekilde Allah’ın emirlerini yerinme getirmek için elinden gelen gayreti sarf etmek farzdır. O halde bu tip vasıtaların en faydalısı ve Allah’a yaklaşımların en keskin sonuç vereni – O’nun doğrudan emirlerine itaat ettikçe ve açık yasaklarından kaçındıktan sonra –sağlıklarını korumada ve hastalıklarını tedavi etmede, insanlığa faydalı olmaktır. Çünkü sağlık,” (Ez-Zehebi – Tıbbı Nebevi)</p></blockquote>
<blockquote><p>“Kişi sağlığını koruyabilmek için biraz [temel] tıp bilgisine sahip olmalıdır. Böylece sahte hekimler onun sağlığını bozamayacaktır.” (Hidâyetü’l-Müteallimîn – miladi 10. yy)</p></blockquote>
<p><strong>Gerçek Hayat Dergisi</strong>, 16 – 22 Ocak 2009<br />
Ümmühan Atak ummuhanatak@mynet.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadehayat.org/2009/roportaj/gercek-hayat-dergisinde-tibbi-nebevi-soylesis/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Genetik Bombalar mı Yiyoruz?</title>
		<link>http://www.sadehayat.org/2008/indir/genetik-bombalar-mi-yiyoruz/</link>
		<comments>http://www.sadehayat.org/2008/indir/genetik-bombalar-mi-yiyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Aug 2008 18:23:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gen Teknolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[İndir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sadehayat.org/?p=26</guid>
		<description><![CDATA[Genetiği değiştirilmiş ürünlerin, zamanla insanlarda ne tür etkiler oluşturacağını gösteren sağlıklı hiçbir test yapılmamıştır. Tükettiğimiz akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimize ne gibi etki yapabilir? Mesela torunlarımız kuyruklu veya yüzgeçli doğar mı? Indir: Genetik Bombalar mi Yiyoruz? (110.5KB) Bu dosya 24/08/2008 tarihinde eklendi ve 1007 defa indirildi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Genetiği değiştirilmiş ürünlerin, zamanla insanlarda ne tür etkiler oluşturacağını gösteren sağlıklı hiçbir test yapılmamıştır. Tükettiğimiz akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimize ne gibi etki yapabilir? Mesela torunlarımız kuyruklu veya yüzgeçli doğar mı?</p>
<p><table style="border: 1px solid #CCC;" cellpadding="3" width="75%">
  <tr>
    <td width="35">
      <img src="http://www.sadehayat.org/wp-content/plugins/downloads-manager/img/icons/doc.gif" alt="http://www.sadehayat.org/wp-content/plugins/downloads-manager/img/icons/doc.gif">
    </td>
    <td>
      <b>Indir: </b><a href="http://www.sadehayat.org/?file_id=4">Genetik Bombalar mi Yiyoruz?</a> <small>(110.5KB)</small><br />
      <i>Bu dosya <b>24/08/2008</b> tarihinde eklendi ve <b>1007</b> defa indirildi. </i><br />
	   <br />
	  
      
    </td>
  </tr>
</table><span id="more-26"></span></p>
<p><strong><a href="http://www.haberajanda.com/" target="_blank">Haber Ajanda</a>, Aralık 2006</strong></p>
<p><strong>KONTROL EDİLEBİLİR BİR NESİL Mİ YETİŞİYOR?</strong><br />
Esra DURU<br />
e.duru@haberajanda.com<br />
Haber Ajanda Dergisi. YIL 1 SAYI 9, ARALIK 2006<br />
<em>Genetiği değiştirilmiş ürünlerin, zamanla insanlarda ne tür etkiler oluşturacağını gösteren sağlıklı hiçbir test yapılmamıştır. Tükettiğimiz akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimize ne gibi etki yapabilir? Mesela torunlarımız kuyruklu veya yüzgeçli doğar mı? </em><br />
***<br />
<em>Bir kere değiştirilmiş bir geni, eski haline döndürmek artık imkânsızdır. Doğadaki akrabalarından çok daha güçlü hale gelen GMO’lar, akrabalarını doğal ekolojik sistemin dışına itebileceği gibi onları tamamen yok da edebilir ya da gıda zincirine dâhil olarak tamamen beklenmedik ve öngörülemeyen yeni formlara neden olabilir. Böyle bir felaket, atom faciasından bile daha korkunç sonuçlar doğurabilir. </em><br />
***<br />
<em>Belirli tip hücreleri yok eden genler belirli bir grubu veya belirtiyi de hedef alabilir’ Örneğin göz veya ten rengi, saç yapısı, ırk, din veya diğer bir özelliğe yönlendirilmiş olabilir. GMO, korkunç bir kitle imha silahına dönüşebileceği gibi, insan, hayvan, bitki ve mikroorganizmaların kitlesel yönetimini sağlayan bir makine halini de alabilir. </em><br />
***<br />
<em>Gen teknolojisi veya nanoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ilaçlar, genetiği değiştirilmiş vitaminler ve şifalı otlar, gen teknolojisinin veya nanoteknolojinin kullanıldığı tedavi yöntemleri, farkında olmasak da DNA moleküllerimiz içinde kalıcı bir değişimi başlatıyor. Bizi insan türünden çıkartarak tamamen başka tür varlıklara dönüştürmüş oluyor. </em><br />
KÖPEKBALIĞI GENLİ DOMATES, AKREP GENLİ PATATES TÜKETİYORUZ’ GENETİK BOMBALAR MI YİYORUZ? DEĞİŞTİRDİĞİMİZ GENLERİ KONTROL EDEMEZSEK! TORUNLARIMIZ KUYRUKLUYA DA YÜZGEÇLİ OLURSA’<br />
KONTROL EDİLEBİLİR BİR NESİL Mİ YETİŞİYOR?</p>
<p>Geçtiğimiz ay Meclis’ten geçen ‘Tohumculuk Yasası’ birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Bu tartışmalar sırasında konunun uzman isimleri, kamuoyunun dikkatini GDO’lu ürünlerle ilgili soru işaretlerine çekti. Günlük hayatta, diktiğimiz salatalıktan ya da domatesten neden tohum alamadığımıza kafa yorarken, bunun aslında daha ciddi birtakım sonuçlar doğurabileceğini pek de düşünmemiştik. Yeni yasanın, Türkiye’ye girişine ve ekimine izin verdiği ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ın (GDO, İngilizcesi GMO); kısırlığa, alerjik reaksiyonlara ve antibiyotik dayanıklılığa neden olduğu söyleniyor. Ayrıca farklı genlerle birtakım özellikler kazandırılan ürünlerin, bunlarla insan vücudunda başka ne gibi etkilere yol açabileceği de bilinmiyor.<br />
Özbekistan’ın sürgündeki muhalif lideri Muhammed Salih’in biyolog eşi Dr. Aydın Salih, GMO’ların hayatımızı ne kadar kuşattığını ve olası etkileriyle ilgili iddiaları HABER AJANDA için değerlendirdi. Salih, transfer edilen genlerin daha sonra insan vücudunda yol açabilecekleri zararların yanı sıra örneğin belirli bir ırka has özelliklerle savaşmaya yönelik kullanılabileceğini de ifade etti.<br />
Tarım Bakanlığı ise, GDO’ların insan ve hayvan sağlığına zararlı olduğuna dair herhangi bir bulguya henüz rastlanamadığına, ancak bu ürünlerin üretime girmesinden bu yana geçen sürenin, bir sorunun varlığının tespiti için kısa olduğuna vurgu yaptı.</p>
<p><strong>Doğalın yerini çoktan GMO’lar aldı </strong><br />
- <strong>Sayın Salih, GMO nedir? </strong><br />
- Ülkeye çoktan girmiş olan GMO’nun ne olduğunu halk bilmiyor ve tehlikelerinin de farkında değil. İngilizcesi, ‘Genetically Modified Organisms’ olan tabir ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ (GMO) olarak çevrilebilir. Bu teknoloji, tek bir gen veya gen gruplarının eklenmesi, çıkarılması, yapısının değiştirilmesi veya türler arasında karşılıklı değiştirilmesini kapsar. Genetik mühendisliği (GM) ürünü olan bu tip ürünlerin oluşumu, doğal ortamda birbirleri ile ilişkileri olmayan organizmaların genlerinin değiştirilmesi veya transferi ile gerçekleşir. Transfer edilen genler mikrop geni, virüs geni, bitki geni, hayvan geni hatta insan geni olabilmektedir. Bir organizmanın belirli genlerini, diğer bir organizmaya nakletme manipülasyonları sonucunda ‘genetik taşıyıcı’ tamamen yeni bir şekil alır. Gereken genlerin kombinasyonu yapılarak, istenilen renk, tat, koku, şekil, sertlik veya yumuşaklıkta bir ürün elde edilebilir.<br />
- <strong>GMO’lar hangi yiyeceklerde kullanılıyor? </strong><br />
- Günümüzde neredeyse her hazır yiyecek ve içecekte GM katkılarının en az birkaçı katkı maddesi olarak kullanılıyor. Modifiye soya lesitini, aromalar, glikoz, fruktoz, nişasta, maltodekstrin, karamel, riboflavin ve diğer E endeksi adı altındaki transgen katkı maddeleri, aspartam, àspasvit, aspamiks vs. örnek olarak verilebilir.<br />
- <strong>GMO’ların girdiği başka ürünler var mı? </strong><br />
- Tüketicinin tarımda kullanılan GMO tohumlarının miktarından da hiç haberi yok. Halbuki doğalın yerini çoktan GMO almış durumda. Pamuk, buğday, pirinç, soya, mısır, ayçiçeği, şeker pancarı, patates, ıspanak, soğan, sarımsak, karpuz, elma ve kavun gibi birçok gıdanın üretiminde GMO tohumları yaygın olarak kullanılıyor. Tabii listeye bir de bu meyve ve sebzeden elde edilen ürünleri katmanız gerekecek. Yani şeker, un, yağ, parfüm, temizlik malzemeleri, boya, kumaş, gübre vs’</p>
<p><strong><br />
Transfer ettiğimiz genler kontrolden çıkarsa</strong></p>
<p>- <strong>Ürünlerin genetiği nasıl değiştiriliyor ve bunda amaç nedir? </strong><br />
- Genetik mühendislik, oluşturduğu organizmalarda, bizim ‘transgen’ dediğimiz ve asla insan yiyeceği kaynağı olmayan materyalleri kullanarak doğal/temel besinlerimizi değiştiriyor. Domatesi soğuğa daha dayanıklı hale getirebilmek için köpekbalığı geni nakledilirken, patatese de, ona zarar veren böceklerden kurtarmak için akrep geni naklediliyor. Bazı bitkilere ise bağışıklık sisteminden sorumlu olan insan geni naklediyorlar. Transgenlerin, yani genetiği değiştirilmiş ürünlerin zaman içerisinde ne gibi etki doğuracağını anlamamızı sağlayacak uzun süreli hiçbir test yapılmamıştır. Tükettiğimiz akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimize ne gibi etki yapabilir? Mesela torunlarımız kuyruklu veya yüzgeçli olur mu? Transfer edilen bu genlerin (transgenler) yeni ortamlarında bulunan komşu genlerle ne gibi etkileşime girecekleri, dayanıklılık dereceleri, stabil kalıp kalamadıkları ya da yeni yerlerini terk ederek göç edip etmeyecekleri bilinmiyor. Bir bitkiden diğerine ya da gübreden toprak bakterilerine, ardından da sayısız değişik organizmaya geçiş yapabilir mi bu genler? Mesela yenen bir meyveden bağırsak bakterisine, oradan kan hücrelerine, kan hücresi ile de organlara ya da hamile bir kadının çocuğuna göç etme olasılığı nedir bu genlerin?</p>
<p>- <strong>GMO’lar insan vücudunda nelere yol açıyor?</strong></p>
<p>- Kanser hastalıklarına, kısırlığa, alerjiye yol açabildiği gibi, yeni doğmuş bebeklerde hastalık ve ölüm oranlarının artmasına neden oluyor. GMO’nun bağışıklık sistemini bozduğu, metabolizmada sorunlara yol açtığı ve alerjik etki doğurduğu birçok bilimsel araştırma ile kanıtlanmıştır. Ayrıca bitkiye yabancı bir genin entegre edilmesi ile bitki genomunun stabilitesinin azaldığı da kanıtlanan gerçeklerden biridir.<br />
- <strong>Peki bu genler aktarıldıkları organizmalarda kontrol edilebiliyor mu? </strong><br />
- Geçtiğimiz yıl bir haberde, Adana’da yetiştirilmiş GM mandalina ağacının bir dalı gösterildi. Aynı dalda yan yana mandalina meyvesi ve kırmızı acı biber olgunlaşıyordu. GM ağacının sahibi, bu durumu ‘Allah’ın Mucizesi’ olarak adlandırıyordu. Hâlbuki bu vakanın mucizeyle hiç alakası yok. Bu sadece, mandalina ağacının meyvelerine kırmızı biberden nakledilmiş genin stabil olmadığının göstergesidir. Korkunç olan ise bu stabil olmayan genin mandalina ağacında başladığı yolculuğun nerede biteceğinin bilinmemesidir.<br />
Bir kere elden çıkmış bir geni ya da genleri geriye döndürmek artık imkânsızdır. Doğadaki akrabalarından çok daha güçlü hale gelen GMO’lar, akrabalarını doğal ekolojik sistemin dışına itebileceği gibi onları tamamen yok da edebilir. Ya da gıda zincirine dâhil olarak tamamen beklenmedik ve öngörülemeyen yeni formların doğumuna neden olabilir. Bunun gibi ve benzeri bir felaketin sonuçlarını öngörebilmek imkânsızdır. Böyle bir felaket, atom bombası faciasından bile daha korkunç sonuçlar doğurabilir, çünkü atom bombası faciasının ardından ortaya çıkan nukliatidler, zamanla zararsız element halini alana dek parçalanıyorlar. Tıpkı kurşun gibi… GMO ise zamanla sadece katastrofik bir şekilde çoğalacak ve tahmin edilemez bir form alarak facia sınırlarını genişletecektir.</p>
<p>- <strong>GMO’lar iyi amaçlar için de kullanılabiliyor mu?</strong></p>
<p>- Genetik mühendislik aracılığıyla kişinin genetik yapısı doğrudan etkilenerek, bedensel hastalıkların tedavisi, akıl ve ruh hastalıkları, madde bağımlılığı, davranış bozuklukları, anti-sosyal kişilik, şizofreni ve suç bağımlılığı gibi ruhsal bozuklukların tedavisi de mümkün hale geliyor. Kişinin genetik yapısına özel etkili ve sadece hastalıklı bölgeyi hedef alan, bedenin geri kalan kısmını etkilemeyen ilaçlar zamanla üretilecektir. Ancak tablo göründüğü kadar parlak değil’<br />
<strong>GMO’lu tohumlar tarımı dışa bağımlı hale getiriyor</strong><br />
- <strong>Tohumlarda yapılan genetik değişiklikler nasıl sonuçlara yol açıyor? </strong><br />
- Günümüzde, birçok transgenik tohuma, ‘Terminatör Geni’ yerleştirilerek, bu tohumların bir sonraki mevsimde kısır olmaları sağlanıyor. Yani bu tür tohumlar, sadece bir kere ekilebiliyor ve bir daha asla kullanılamıyor. Tüm canlı organizmaların üreme sistemi genelde aynı prensiplere dayandığından bu tohumlara yerleştirilen terminatör genler insanoğlunun da doğurganlığı üzerinde etki yaratabilir. Belirli tip hücreleri yok eden genleri GMO’ya yerleştirdiğinizi bir düşünün. Bu genler insanoğlunun bilinmeyen hastalıklara yakalanmasına sebep olabileceği gibi dünyaya bakış açısını ve psikolojik süreci de geri dönülemez bir şekilde etkileyebilir. Ayrıca bu yok edici genler belirli bir grubu veya belirtiyi de hedef alabilir. Örneğin, göz veya ten rengi, saç yapısı, ırk, din veya diğer bir özelliğe yönlendirilmiş olabilir. GMO, korkunç bir kitle imha silahına dönüşebileceği gibi, insan, hayvan, bitki ve mikroorganizmaların kitlesel yönetimini sağlayan bir makine halini de alabilir.<br />
Hatta tarihte öyle sözler var ki, bu gelişmelere yönelik olarak yorumlanabilir. Mesela Aziz Paul’un zamanında yaptığı bir kehanet var: ‘Öyle bir zaman gelecek ki insanoğlu sadece yabani otla beslenebilecek’ diyor. Tabii eğer beslenebilecek ot kalırsa’ Davut Aleyhisselam da, ‘Yemek onlar için bir ceza, bir ağ, bir tuzak ve bir pranga olacaktır’ demiş.<br />
Kur’ân-ı Kerîm’de, Nisa Suresi 119 ve 120. ayetlerde Allah, ‘(Şeytan), Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını kesecekler, şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler, dedi. Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse, elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. (Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir’ diyor.<br />
Bu ayette GMO ve genetik mühendislikle ilgili detaylı ve herkesin anlayabildiği bir şekilde bilgi verilmiştir. Ancak ‘hayvanların kulaklarını kesecekler’ olayının anlaşılmasında belki güçlük çekenler vardır. Genetik araştırmalarda, mutasyonları takip etmek için yapılan deneylerde, hayvanların kulakları kesilerek dokular elde ediliyor. Yani anlayacağınız, transgenik teknoloji, bir nevi şeytani özellikler taşıyor.<br />
<strong>DNA’mız değişiyor</strong><br />
- <strong>Yediğimiz ve içtiğimiz gıda maddelerinde, hatta örneğin kozmetik için kullandığımız birtakım ürünlerde meydana gelen bu değişiklikler zamanla DNA’mızı etkileyebilir mi?</strong><br />
- DNA değişimleriyle ilgili araştırmalar yapan bilim adamlarının iddialarından önce söylenmesi gereken şu ki, dünyadaki her canlı varlık, iki helezonlu DNA’ya sahiptir. Normal yaşam sürdüren insanın veya dünyadaki herhangi bir canlı varlığın DNA’sı doğumdan ölüme kadar geçen sürede değişim geçirmiyor. Değişimlerin oluşması için ise, çok uzun, yüzlerce yıl gibi bir zaman gerekiyor. Diğer tarafta ise, bilim adamları DNA’daki değişimlerin kısa süren periyotlar içinde gerçekleşmelerinin mümkün olduğunu ve belirgin bir değişimin bir yaşam süresi sırasında oluşabileceğini iddia ediyor. Örneğin, DNA’yı değişime uğratmanın en kolay yolu, bir virüsle etkileşimidir. ‘Epsteyn Barr’ ve ‘Herpes 6′ gibi DNA virüsleri, hücresel yapıda değişikliklere sebep oluyor. Bazı yankılanma ve ses dağılımı titreşimleri DNA moleküllerinin içindeki helezonun, kıvrımın çözülmesine ve değişime açık hale gelmesine neden oluyor. DNA’daki değişimleri araştıran bilim adamları diyor ki: ‘Tahminen 5 ila 20 sene önce başlayan süreçte, insanlık sürekli bir değişim içindeydi ve insan DNA’sındaki 12 helezon gelişiyor. Bu, türümüzün henüz sonuçlarının ne olacağı bilinmeyen bir değişimi.’<br />
- <strong>Bu değişimin insan vücudundaki etkileri nasıl fark edilebilir? </strong><br />
- Konuyla ilgili bilim adamlarının açıklamalarını size aktarayım: ‘DNA ve hücresel değişimlerden geçerken, insan, kendini bulunduğu yerde değilmiş gibi hissedebilir. Yorgunluk hissedebilir, çünkü beden hücreleri harfi harfine değişiyor ve insan, yeni, farklı bir varlığa dönüşüyor. Yeni bir bebek gibi çok daha fazla dinlenme ve uykuya ihtiyaç duyabilir. Zihinsel karışıklıklar ve sıradan işlere yoğunlaşmada zorluklar oluşabilir. Vücudunda belli bir sebebi olmayan ağrı ve sızılar sıklaşabilir. Görünen fiziksel bir sebep olmadığından, ruhsal çöküntü ve ruhsal problem oluşur. Kadınlar sebebini bilmeden ağlar ve menapoza daha erken yaşta girerler. Erkekler canlı ve enerjikken, hissettikleri yorgunluk hissi ile huzursuzlaşabilirler, kadınsı şefkat yönlerinin dışarı çıktığını hissedebilirler.’ Size de tanıdık geliyor mu?<br />
<strong>Her şey bilimkurgu filmi gibi</strong><br />
- <strong>Bu belirtilerle doktora giden insanlara ne gibi tedavi uygulanır? </strong><br />
- Yine aynı bilim adamları bu soruya da şöyle cevap veriyor: ‘Enerjetik beden üzerinde çalışma (bioenerji terapisi gibi), hormonal terapi, homeopati, vitamin, şifalı ot, aromaterapi ve de soğuk lazer terapisi kullanılıyor. Tedavi yöntemlerinden çoğu, atalardan -diğer güneş sistemlerindeki gezegenlerden bu gezegene- şimdiki değişim sürecinde yardım etmek için enkarne olmuş varlıklardan öğreniliyor.’<br />
DNA moleküllerimizin, bazı yankılanma ve ses dağılımı titreşimlerinden etkilendiğini söylemiştik. Her mağazada, hatta yeni model her asansörde, sinemalarda dört taraftan bizi bombalayan yankılı ve ses dağılımlı müziğe maruz kalıyoruz. Aynı şekilde, hormonal tedaviler, sokakların her köşesinde satılan, gen teknoloji veya nanoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ilaçlar, GM bazlı vitaminler, GM şifalı otlar, gen teknoloji veya nanoteknoloji yöntemleriyle elde edilen aromalar, soğuk lazer terapisi ve lazer cerrahi de DNA’mızı etkiliyor. Bunlara ek olarak, diğer enkarne olmuş varlıklardan öğrenildiği iddia edilen yöntemler de, DNA moleküllerimiz içinde kalıcı bir değişimi başlatıyor. Bizi insan türünden çıkartarak, tamamen başka tür varlıklara dönüştürüyor.<br />
Dünyadaki her canlı varlık, iki helezonlu DNA’ya sahip olduğuna göre, biz dünya varlıkları değil, acaba ne gibi gezegenlerarası bir varlığa dönüşüyoruz? Bilim adamları bu soru ile ilgili ısrarla belirsizliği vurgularken, bir yandan da vaatler sıralıyor: ‘Hastalıklar olmayacak, ölmemize gerek kalmayacak, çocuklar ‘Gen Teknoloji’ yöntemleriyle isteğimiz üzerine üretilecek, hapislere gerek kalmayacak, yaşam dersleri acılar çekerek değil, zevk ve sevgi içinde öğrenilebilecek…’ Dünya insanının değişim sürecini tamamlaması için verilen tarih ise 2012′<br />
<strong>GM soya ile beslenen kobay fareler ölüyor </strong><br />
- <strong>Sayın Salih, konuyla ilgili bilimsel araştırma sonuçları var mı?</strong><br />
- Bu sene Mart ayında gerçekleştirilen ‘Bağımsız Devletler Birliği Alliyanzı’nın ‘Bio-Güvenlik Toplantısı’nda konuşan Dr. İrina Yermakova, GMO’nun onkolojik hastalıklara, kısırlığa, alerjiye, yüksek oranlarda yeni doğmuş bebek ölümlerine ve hastalıklarına yol açabileceği gibi hayvan ve bitki türlerinin azalmasına ve bazılarının yok olmasına neden olabileceğini anlattı.<br />
İngiliz Bilim Adamı Arpad Pusztai’den etkilenerek bir dizi deney yapmış olan Yermakova, bunları diğer katılımcılarla paylaştı. Buna göre deneyin ilk bölümünde, GM içeren yem, dişi farelere gebe kalmadan iki hafta evvel verilmeye başlanıyor ve yeni doğmuş farelerin emzirme safhasına kadar verilmeye devam ediliyor. Ve görülüyor ki, sadece yeni doğmuş yavrular ölüyor, dişi fareler ölmüyor. GM soya ile beslenen dişi farelerin yeni doğurduğu yavru farelerin neredeyse yarısının GM olmayan soya ile beslenen grupta dünyaya gelen farelerden çok daha küçük olduğu görülüyor. Yermakova bu bilgileri diğer meslektaşlarıyla paylaştığında, hepsinden de yeni doğan farelerde inanılmaz oranlarda ölüm yaşandığı bilgisini alıyor. Hatta bazılarında ölüm oranının yüzde 100 olduğunu öğreniyor.<br />
Bir diğer deneyde ise, farelerin üreme organlarındaki sorunlar fark ediliyor. Yine benzer şekilde tüm organların küçülmesi, hücrelerde ödem oluşması, karaciğer hücrelerinin şişmesi ve kabarması gibi sonuçlara rastlanıyor. Sonuç olarak GMOlar, kanser hastalıklarına, kısırlığa, alerjiye, yeni doğmuş bebeklerde yüksek hastalık ve ölüm oranlarına, birçok bitki ve hayvan türünün azalıp yok olmasına yol açabilir. Muhtemelen insanoğlu kendisini bir şekilde GMO’dan koruma yollarını bulacaktır. Ancak hayvan, bitki ve bakterileri koruyamayız. Sonuçta ilk yok olacaklar listesinde onlar olacaktır ve insanoğlu GM plantasyonlarının yayılması sonucunda çevre felaketiyle karşı karşıya kalacaktır. GMO’ların güvenli olduğunu iddia eden tüm araştırmaların, bizzat GMO üreticisi firmalar tarafından finanse edildiği ve bu konuda bağımsız araştırmaların neredeyse hiç yapılamadığının da altını mutlaka çizmek gerekir.<br />
<strong>Yiyecek endüstrisinde binlerce çeşit ve her yıl milyonlarca ton katkı maddesi kullanılıyor </strong><br />
- <strong>Hangi gıda ürünlerinde GMO bazlı katkı maddeleri kullanılıyor ve bunu nasıl anlayabiliriz? </strong><br />
- 2004 yılında bu konuda yapılan araştırmalara göre, GMO’nun, en çok, temelini bitkisel proteinin oluşturduğu şarküteri ürünlerinde, unlu mamullerde, kanatlı hayvan ve bunların yan ürünlerinde, konservelerde ve çocuk gıdasında kullanıldığı tespit edildi.<br />
Gıda endüstrisinde kullanılan GMO üç sınıfa bölünebilir:</p>
<ol>
<li>GM katkı (emulgatör, kıvam artırıcı, tat düzeltici, tatlandırıcı, renk kuruyucu, renklendirici, protein, enzim, vitaminler gibi) maddeler’ Bu katkılar genelde GM soya ve GM mısırdan çeşitli metotlarla elde edilir. Ancak yüzlerce çeşit diğer GM bitki bazlı katkılar da üretilir. Bu katkıyı her ambalajlı yiyecek veya içecek içerir.</li>
<li>GMO bazlı ürünler (soya peyniri, soya kıyması, soya sütü, cips, mısır ve buğday gevreği, ketçap, bitkisel yağlar, domates salçası gibi)…</li>
<li>Direk tüketilen ürünler (GM meyve, GM sebze, GM buğday, GM pirinç, GM mısır, GM ceviz, GM badem, GM yer fıstığı ve GM hayvanların eti gibi)’</li>
</ol>
<p>- <strong>Ürün satın alınırken, etiketinden GMO ihtiva edip etmediği öğrenilebilir mi? </strong><br />
- Eğer ürün etiketinde ‘bitkisel protein’ yazısı varsa, bu, muhtemelen transgenik soya proteinidir. GMO çoğu zaman E indeksi ardına da gizlenmiş olabilir. Ancak her E katkısı transgenik olacak diye bir kaide yoktur.<br />
E indeksi adı altındaki transgen katkı maddeleri ise şunlardır:</p>
<ul>
<li>Soya lesitini ya da lesitin: E 322-su ve yağın bir arada tutulmasını sağlar ve yağ elementi olarak süt ürünlerinde, bisküvi ve çikolatada kullanılır.</li>
<li>Riboflavin (vitamin B2): E 101 ve E 101A olarak bilinir. Kuvvetle muhtemel GM organizmalardan üretilmiştir. Alkolsüz içeceklere, mamalara, zayıflama ürünlerine ve çocuk gıdasına katılır.</li>
<li>Karamel (E 150) ve ksantan (E 415): Aynı şekilde GM mısırdan ve GM buğdaydan üretilir. GM’nin bulunduğu diğer katkı maddeleri ise şunlardır: E 153, E 160d, E 161c, E 308-9, Å-471, E 472a, E 473, E 475, E 476b, E 477, E479a, E 570, E 572, E 573, E 620, E 621, E 622, E 633, E 624, E 625, E951′</li>
<li>Bazen etiketlerde GM katkı maddeleri, soya yağı, bitkisel yağ ya da bitkisel yağlar olarak belirtilir. Bunlar soslarda, cipslerde, her türlü kek ve tatlılarda kullanılır.</li>
<li>Maltodekstrin: Bir nişasta çeşididir, çocuk gıdasında, hazır çorbalarda ve toz kekunlarda kullanılır.</li>
<li>Glikoz ya da glikoz şurubu, fruktoz veya inülin: Mısır nişastasından elde edilen tatlandırıcılardır. Hızlı hazırlanan yiyeceklerde ve içeceklerde kullanılır.</li>
<li>Dekstroz: Mısır nişastasından üretilir. Ekmek, tatlılar ve cipste belirli bir renk elde edebilmek için, içeceklerde ise tatlandırıcı olarak kullanılır.</li>
<li>Aspartam, Aspasvist, Aspamiks: Tatlandırıcı, GM bakterisi ile geliştirilmiştir. Bazı ülkelerde kullanımına sınırlamalar getirilmiştir. Bayılma sendromu ile direk bağlantısı tespit edilmiştir. Aspartam tüm gazlı içeceklerde, ketçap, sakız ve birçok diğer gıda ürününde kullanılır.</li>
<li>Modifiye nişasta: Gen mühendisliği kullanılmadan, kimyasal yolla elde edilir. Ancak bu nişasta GM mısırından ya da GM patatesten elde edilmişse o zaman GMO sınıfına girecektir.</li>
<li>Fert olarak her gün iki bin çeşit katkı maddesi tüketiyoruz</li>
<li>Bugün, dünya yiyecek endüstrisinde binlerce çeşit ve her yıl milyonlarca ton katkı maddesi kullanılıyor. Ortalama bir vatandaş, her gün yaklaşık 2 bin çeşit katkı maddesi tüketiyor: Tatlandırıcı, tat verici, kıvam koruyucu ve kıvam arttırıcı, renk koruyucu, beyazlatıcılar, boyalar, bozulmayı önleyici, nem tutucular, aromalar…</li>
</ul>
<p>Yiyecek endüstrisi, kullanılan katkı maddelerini ambalaj üzerinde belirtmek zorundadır. Ancak katkı maddelerini belirtme zorunluluğu sadece üreticinin kendi kattığı maddelere mahsus. Mesela bir fırın veya fabrika, satın aldığı una katılan maddeleri belirtmek zorunda değildir. Kullandığı maya, tuz, yağ, yumurta ve şekerin katkılarını belirtmek zorunda değildir. Katkıların üretim metodunu da açıklamak zorunda değildir. 10cm2′den küçük ambalajlı (çiklet, şeker, sakız gibi tamamen katkı maddelerinden oluşan yiyecekler) ürünlerin de katkı maddelerini belirtmek zorunda değildir. Meyve, sebze, kaymak gibi taze malzemelerin, açık satılan (zeytin, et, peynir, ekmek, kuruyemiş, kuru meyve gibi) yiyeceklerin, lokanta veya pastanelerdeki ürünlerin katkı maddelerini belirtmek zorunluluğu yoktur.<br />
Katkı maddelerini savunanlar diyor ki: ‘Katkı maddelerinin içinde zararsız hatta faydalı olanlar vardır.’ Olabilir… Ancak, katkı maddeleri değişik malzemelerden, değişik teknoloji ve yöntemlerle elde edilebildiğinden, üretim metotlarının, kimyevi içeriğinin ve kaynaklarının, güvenli, tehlikeli veya şüpheli olup olmadığını kesinlikle belirlemek mümkün değildir.<br />
Örneğin, Karoten, E160′ Doğal A vitamini kaynağı… Bitkisel, doğal bitki pigmentlerinden elde edilebilir. Veya Betanin, E162′ Kırmızı pancardan elde edilebilir. İkisi de 30 yıl önceki gibi hâlâ ‘güvenilir’ bölümünde yazılır. Ancak, 30 yıl içerisinde yeni metot ve teknolojiler gelişti. Bugün bu katkılar, büyük ihtimalle GM bitkilerden üretilir. Biosentez veya nanoteknoloji yöntemleriyle de elde edilebilir. O zaman onlar artık ‘güvenilir’ değil, tehlikeliler ve bizim haberimiz yok. Demek ki, ürün ambalajlı veya ambalajsız olsun, ambalaj üzerinde katkılar belirtilsin veya belirtilmesin, üründe gerçekte kullanılan katkılar ve katkıların sıfatlarını tespit etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, her üründe çok çeşitli katkılar kullanılıyor. Bazı katkılar, tek başına zararlı olmasa da, karışımda zararlı olabiliyor veya birbirinin zararını yükseltiyor (sinerjizm etkileşimi) ya da vücut unsurları ile tehlikeli bileşimler oluşturabiliyor. Ancak kullanılan katkı, hem de en sık kullanılan çok zararlıdır.<br />
<strong>Küçücük bir sakızda en az 26 adet katkı maddesi var </strong><br />
- <strong>Somut bir örnek verebilir misiniz? </strong><br />
- Tabii’ Bilinen bir marka sakızın içindekiler:</p>
<ul>
<li>Sakız mayası, sakızın ana maddesi’ Ambalajda içindekiler belirtilmemiş. Ama onlar şudur: Kauçuk, vaks, antioksidant, elastomer, reçine, venil polimer, parafin ve katkı maddeleri (hangi katkı, belirtilmemiş).</li>
<li>Tatlandırıcılar, 7 tane… Hepsi, doğal olmadığı için hazım bozucu ve diyabet sebepleri, bazısı ise (Aspartam gibi) beyin faaliyetini bozucu, başağrısı, baş dönmesi ve bayılmaların sebebi’</li>
<li>Doğala özdeş aromalar, 3 tane’ Genteknoloji veya nanoteknoloji yöntemleriyle üretilebilen veya sentetik olabilen… Beden-ruh dengesini etkileyiciler’</li>
<li>Nem tutucu, Gliserol (domuz ürünü) ve emulgator Lesitin (Büyük ihtimalle domuz ürünü. Bitkisel olsaydı ‘ Soya Lesitini ‘ yazardı).</li>
<li>Parlatıcılar, Şellak (bir tür bit ürünü) ve Arnavut mumu’</li>
<li>Renklendirici ‘ Titanium dioksit, etkisi hiç araştırılmamış.</li>
<li>Ve böylece küçücük (2,5 gr) sakızda toplam en az 26 tane katkı… Sonunda şaka gibi uyarı: ‘Sakızdır. Yutmayınız.’ Çocuklar tabii ki yutacaklar!</li>
<li>(E-250), Sodyum nitrit’ Hemen hemen tüm işlenmiş et ürünlerinde (sosis, salam, pastırma, sucuk) katkı maddesi olarak kullanılıyor. Et ürünleri ile alınan sodyum nitrit, vücutta kanserojen maddeler-nitrosaminler oluşturuyor. Nitrosaminler, dokuların hasarına, mutasyonlara ve kanser gelişmesine neden oluyor (kolon kanseri, karaciğer kanseri, pankreas kanseri, beyin kanseri, lösemi vs). Sodyum nitritli ürünlerin tüketilmesi, baş dönmesine, baş ağrısına, nefes alma zorluğuna da neden olabiliyor.</li>
<li>(E221), Sodyum Sülfit’ Gıda maddelerinde ve ilaçlarda renk ve kıvam koruyucu, bozulmayı önleyici ve beyazlatıcı olarak kullanılan bir katkı maddesidir. Meşrubat, kurutulmuş meyve (üzüm, kaysı, incir, dut vs), her tür bisküvi, salam, sosis, sucuk ve kurutulmuş et ve balık ürünlerinde katkı maddesi olarak kullanılıyor. Özellikle Türkiye’de geniş kullanım alanı var. Türkiye’de bu konuda araştırmalar yapılmıştır (Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi). Araştırmalar sonucunda, sodyum sülfitin besin ve ilaç yolu ile alınması, öğrenme ve hafıza bozukluklarına, beyin fonksiyonlarının bozukluklarına neden olduğu ve zamanla bu bozuklukların daha da büyük boyutlara çıkmasının kaçınılmaz olduğu tespit edildi</li>
<li>(E-250), Sodyum Nitrit ve (E221)’ Sodyum sülfitin zararları özellikle cenin, bebek ve çocukların üzerinde etkili oluyor.</li>
<li>E150, Karamel’ Renklendirici (kahverengi) ve tat verici olarak kullanılır. GM buğday ve GM mısırdan üretilir. Çeşitli konserve türleri, işlenmiş et ürünleri (sosis, sucuk, salam, hamburgerler, kek, pasta, bisküvi, şekerleme çeşitleri, çikolatalı ürünler, hazır çorbalar, soslar, soya sosu, kolalı içecekler, bazı içkiler vb) kansere neden olabilir.</li>
<li>E 171,Titanyum Dioksit’ Mineral kaynaklı, beyaz boya olarak kullanılır. Üzerinde hemen hemen hiç araştırma yapılmamıştır, ama kullanım alanı son derece geniştir. İlaçlar, vitaminler, şekerlemeler, sakızlar’ Hatta doğal beyaz renge sahip olan basit bir kabartma tozuna bile beyazlatıcı olarak eklenir.</li>
<li>E173, Alüminyum kaynaklı katkı, renklendirici (alüminyum rengi) ve nem tutucu olarak bazı haplar ve şekerlemelerde kullanılır. Zehirli ve her maddeye karşı (katkı maddeleri dâhil) aşırı duyarlılığa neden olabilir. Dünyanın çoğu ülkesinde yasaklanmıştır. Türkiye’de ise alüminyum kaynaklı katkı sadece haplar ve şekerlemelerde değil, sofra tuzuna eklenerek, herkese (bebekler dâhil) yedirilir.</li>
<li>Àspartam, àspasvit, aspamiks: GM bakteri metotla üretilmiş, beyin faaliyetini bozucu, baş ağrısı, baş dönmesi ve bayılmaların sebebi olduğu için çoğu ülkelerde yasaklamış. Çikolata, sakız, şekerlemeler, ketçap, soslar, gazozlar, diyet içeceklerde vs. kullanılır.</li>
</ul>
<p><strong>Katkı maddelerinin tüketimi yakıcı hastalıklara neden olmuştur</strong><br />
-<strong> Bu katkı maddeleri insanlarda ne gibi yan etkiler yapıyor?</strong></p>
<p>- Katkı maddelerinin tüketimi yakıcı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunların sadece bazıları: Hazımsızlık, mide bulantısı, ishal, kabızlık, kronik toksik hepatit, böbrek ve böbrek üstü bezleri hastalıkları, üreme organlarında bozukluklar ve kısırlık, kist ve kanser, diyabet, tiroit rahatsızlıkları, sinirsel ve ruhsal hastalıklar, düşük tansiyon, yüksek tansiyon ve titreme hali, alerjik kaşıntılar, ekzema, astım, baş dönmesi, başağrısı, otizm, hiperaktiflik ve aşırı duyarlılık (hypersensitivity) vb… Dünyanın çeşitli devletlerinde katkılar ile ilgili uygulanan araştırmaların sonuçları dehşet vericidir. Ancak bu ürpertici gerçekler ile ilgili ses yükseltecek, bir yorum veya bir kampanya yapacak ve bir kamuoyu üretecek firmalar, elinde para tutanların karşısında oluşabilmiş değildir.<br />
<strong>Bir tohumculuk firması profili</strong><br />
Dr. Aydın Salih, GMO’lu ürünlerle ilgili bilgilerin yanı sıra bir tohumculuk firması olan Monsanto’nun üçüncü dünya ülkelerinde edindiği tecrübeleri de aktardı:<br />
‘Monsanto, birçok biyolojik türün patentini elinde bulunduruyor. Bugün Monsanto, genetik mühendisliğin elde ettiği tüm ‘başarıların’ güçlü savunucusu rolündedir. Son yıllarda, şirketin üçüncü dünya ülkelerinde bulunan şubeleri, o ülkenin tarımında GMO tohumlarının denenmesi için inanılmaz lobi çalışmaları yürütmektedir. Sayısız denemeler yapılmış, birçok deneme alanına bu tohumlar ekilmiş ve elde ettikleri bol ürünün sevincini yaşayan çiftçiler de televizyon programlarında demeçler vermişti. Gerçekten de Bt-patates bitkisi böceklerden etkilenmiyor, hava şartlarındaki değişikliklere daha dayanıklı hal alıyor ve bol ürün veriyordu. Bir sonraki sene Monsanto, bu GM tohumlarını çiftçilere daha uygun bir fiyata satıyor ve zamanla bu laboratuar ürünü GM tohumlar, onların elinde bulunan doğal tohumların yerini alıyor. Bir süre sonra birçok bölgede koca tarlalar sadece Monsanto ürünü olan bu tohumlarla ekili hale geliyor. Son olarak ise, ortaya hoş olmayan bir sürpriz çıkıyor: Engelleyici gen, diğer adı da terminatör geni’ Bu gen, bitkilerin ikinci kuşağını kısır hale getiriyor. Yani ilk hasat döneminde inanılmaz bollukta ürün veren bitkilerin meyveleri steril olduğundan, ekilecek tohum olarak kullanılamaz halde oluyorlar, toprağa ekildiklerinde ise sadece çürüyorlar. Böylece genetik mühendisliğin ürünlerine geçiş yapan bu çiftçiler farkında olmadan bu tekele bağımlı hale geliyorlar.<br />
Ama tepkilere dayanamayan Monsanto, terminatör gen teknolojisinin kullanımına son vermek zorunda kaldı. Fakat bir süre sonra anlaşıldı ki Monsanto sadece kılıf değiştirmişti. Terminatör geninin yerine ‘Traitor (Hain) Geni’ gelmişti. Bu tohumlar bir sonraki hasat için tohum olarak kullanılabiliyordu, ancak iş meyve vermeye gelince değişiyordu. Bu sefer de bu tohumlardan ürün elde edebilmek için sadece Monsanto tarafından üretilen ve bu bitkileri stimüle eden özel kimyasal bileşimin kullanılması gerekiyordu. Böylece şirkete olan tarımsal bağımlılık eskisi gibi devam ediyordu.</p>
<p>Oldukça geniş bölgelere dağıldıktan sonra, Monsanto gibi şirketler, ürün fiyatlarını bir anda on katına yükseltiyor, çiftçilere topraklarını ipotek etmeleri karşılığında tohum satın alabilmeleri için kredi teklif etmeye başlıyor. Bir süre sonra da o toprakları aracı firmaları kullanarak, satın alıyor. Tüm bunların yanında Monsanto toprak kiralayabiliyor ya da çiftçilerin kendi tohumlarını kullanmalarını sağlayabiliyor.<br />
Tüm bu sürecin sonunda, ki bu süreç yaklaşık 7′8 yıldır, binlerce dönüm tarım alanı Monsanto’nun eline geçiyor. Bir taraftan çiftçilerin topraktan uzaklaştırılması gerçekleşiyorken, diğer bir taraftan da geleneksel tarım yok ediliyor ve doğal tohumlar laboratuardan çıkmış GM tohumları ile değişiyor.<br />
Sonuçta Monsanto koca devletlere kendi sözünü geçirir hale geliyor, bu durumda da gıda pazarının bağımsızlığı söz konusu bile olmuyor. Bu haldeki bir ülke yönetimi, Monsanto’nun aleyhine bir adım attığı takdirde de kolaylıkla ülke çapında kıtlıkla karşı karşıya kalabilir. Bugün Latin Amerika ülkeleri GM ürünlerinin doğal tarımsal kültürlerini yok etmesi sorunu ile ciddi bir şekilde karşı karşıya kalmış durumda.<br />
Nebraska Üniversitesi’ndeki bilim adamlarının yaptığı tespitlere göre, Monsanto’nun ürettiği ‘GM Round Up’ soyasının verimliliği, doğal soya bitkisinden yüzde 11 daha az ve GM soya bitkisi için hektar başına kullanılan gübre miktarı normal soya için kullanılandan 2-5 kat daha fazla’<br />
Bir ilginç nokta daha’ Monsanto firmasının merkez ofisinin yemekhanesinde asılı olan tabela dikkat çekici: ‘Menümüz transgenik komponentler içermemektedir’<br />
Ellerinde hâlâ, transgenik olmayan doğal tohumu kalan çiftçilerden şunu rica ediyoruz: Bu tohumları koruyun, koruyun ki, normal tarıma geri dönmek isteyen insanlar, sizden bu tohumları satın alabilsinler.’<br />
Tarım Bakanlığı incelemede’<br />
<strong>DELİL YOK AMA RİSK VAR</strong><br />
Tarım Bakanlığı, HABER AJANDA’nın genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili sorularını cevaplandırdı. Bakanlık, GDO’ların insan ve hayvan sağlığına zararlı olduğuna dair herhangi bir bulguya henüz rastlanamadığını ifade ederken, bu ürünlerin 1996 yılında üretime girdiğine ve bu sürenin, bir sorunun varlığının tespiti için kısa olduğuna dikkat çekti. Bakanlık, GDO’ların muhtemel zararlarının neler olabileceği sorusunu şöyle yanıtladı:<br />
‘Bu ürünlerin, bazı önemli riskleri taşıdıkları konusundaki tartışmalar devam etmektedir. Tartışmalar esas olarak iki ana noktada yapılmaktadır:<br />
Birincisi; toksik (zehirleyici) ve alerjik etki ihtimali, diğeri ise bitki bünyesinde bulunan antibiyotiğe dayanıklılık geni ve transfer edilen diğer gen ya da genlerin insan ya da hayvana geçme ihtimalidir. Söz konusu beklentilere ait bir bulgu olmamakla birlikte, olmayacağı anlamı da çıkartılamaz. Diğer yandan, bitki bünyesine transfer edilen genlerin, kendi metabolik ürünlerinin toksik ya da alerjik olup olmadığı yanında, ilave toksik ya da alerjik ürünler üretip üretmediği de henüz bilinmemektedir. GDO’lar ve bunlardan elde edilen ürünlerin gıda ve yem olarak kullanılmadan önce mutlaka toksisite, alerjenisite ve besin değeri yönünden incelenmesi gerekmektedir. Bu araştırmaların her yeni gen ve üretim ortamı için yapılmasında fayda vardır.<br />
Antibiyotiğe dayanıklılık genleri, bitki bünyesinde doğrudan herhangi bir fonksiyona sahip değildir. Bu genlerin kullanımı, ilk nesil GDO’larda kullanılan transfer yönteminin bir parçası, yani teknik bir durumdur. Ancak, bu teknikle üretilen GDO’ların kullanımı, başta AB olmak üzere, tüm dünyada 2008′den itibaren yasaklanacaktır. AB bu durumu mevzuatına da yansıtmıştır.’<br />
Bakanlığın açıklamasında, bu ürünlerle ilgili risklerin ortaya çıkma ihtimali dikkate alınarak, GDO’lu ürünlerin uluslararası dolaşımını düzenleyen ‘Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün kabul edildiği ve 2003 yılı Eylül ayında yürürlüğe girdiği bilgisi aktarıldı. Protokolün sağladığı imkânların genişletilerek uygulanabilmesi için Biyogüvenlik Yasası’nın çıkartılması gerekliliğine de dikkat çekildi.<br />
Açıklamada, söz konusu ürünlerin en çok üretildiği ve tüketildiği ülkelerin ABD, Arjantin, Kanada ve Çin olduğu, AB’ninse ürünlerin doğrudan üretimini yapmadığı, ancak kendi ihtiyacı olan soya ve mısır ürünlerinin ithalatına izin verdiği belirtilerek, bu ürünlerdeki standardın Türkiye’de de AB ülkeleriyle aynı olduğu ifade edildi. Türkiye’de konuyla ilgili ‘Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat’ adı altında bir düzenlemenin 1998′de yürürlüğe girdiği ve konuyla ilgili prosedürlerin bu talimatta yer aldığı bildirildi.<br />
<strong>Bir laboratuarımız hazır, diğeri kuruluyor</strong><br />
Açıklamada, talimatın yürürlüğe girmesinin ardından bazı transgenik patates, pamuk ve mısır çeşitlerinin, insan ve hayvan sağlığı üzerinde muhtemel risk analizlerine yönelik incelemelerinin devam ettiği belirtildi. AB Mevzuatı’nın GDO’ların kontrolü, izlenmesi alanında öngördüğü gerekli kurumsal düzenlemelerin de tamamlanmasına çalışıldığı belirtilerek, herhangi bir ürünün GDO içerip içermediğine dair analizlerin yapılabilmesi için gerekli altyapının, son teknolojiyle Ankara İl Kontrol Laboratuar Müdürlüğü’nde kurulduğu, Bursa Gıda Kontrol ve Merkez Araştırma Enstitüsü’nde ise kurulmakta olduğu müjdesi verildi. Açıklamada şöyle denildi:<br />
‘Tüm yeni teknoloji ürünlerinde olduğu gibi GDO’lu ürünlerin de birtakım riskleri taşıdığının öncelikle kabul edilmesi ve bunlara yönelik tedbirlerin geliştirilmesi gerekir. Bakanlığımız, çalışmalarıyla bu risklerin ortadan kaldırılması ile ilgili tedbirleri almaktadır. Bu tedbirlerin alınması, zaman alan gelişmelerdir. Öncelikle eleman ve teknik altyapı bakımından yeterlilik sağlanmaya çalışılmıştır. Ülkemizin bu konuda aldığı tedbirlerin uluslararası kurallar ve AB ile uyumlu olma zorunluluğu da dikkate alınmaktadır. Ülkemiz GDO’lu ürünler konusunda birçok gelişmiş ülke ile eş zamanlı olarak sistemini kurmaktadır. Hazırlığı tamamlanmakta olan yasa tasarısının da kısa sürede yasalaşmasının sağlanması önem arz etmektedir’<br />
<strong>Rus ajanın ölümüne nanoteknolojik robot mu sebep oldu?</strong><br />
Kasım ayında Londra’da, arkadaşlarıyla yemek yedikten sonra fenalaşarak, hastaneye kaldırılan Rus ajanı Litvinenko’nun ölümüne, nanoteknoloji ürünü bir zehrin sebep olduğu iddia ediliyor.<br />
İngiliz polis teşkilatı Scotland Yard, soruşturmayla ilgili hazırlıklarını sürdürürken, otopsi raporunun açıklanmasından önce bir polis yetkilisi, İngiliz Gazetesi Mirror’a, Rus Ajanı Litvinenko’nun ölümüne eski SSCB cumhuriyetlerinden birinin karışmış olabileceğini söyledi. Aynı polis yetkilisinin iddiasına göre, Litvinenko’yu öldüren zehir, gümrük ve güvenlik yetkililerinin kontrolünden muaf olan diplomatik mühürlü bir çanta ile İngiltere’ye sokuldu. İddiaya göre, vücuda deri yoluyla nüfuz eden ve radyoaktif polonyum maddesi olduğuna kesin gözüyle bakılan zehrin nanoteknoloji ürünü bir mikro robot olabileceği de düşünülüyor.<br />
<em><strong>DR. AYDIN SALİH</strong>, Ukraynanın Lugansk şehrindeki Tıp Koleji’ni bitirdi. Daha sonra Taşkent Devlet Üniversitesi’nin Biyoloji Fakültesi’nden mezun oldu. Diploma tezi, ‘Yabani Hayvanların Fizyolojisi’ idi. 30 yıldır insan ve hayvan hastalıklarının sebeplerini inceliyor. Uluslararası Alternatif Tıp Okulu’nu bitirdi. Norveç’te yaşıyor, yılda birkaç defa Türkiye’ye geliyor. Yüzlerce hastanın şifa bulmasına vesile oldu. Çağdaş Tıp dışında İbn-i Sina ve diğer İslam hekimlerinin tecrübelerinden de yararlanıyor.</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sadehayat.org/2008/indir/genetik-bombalar-mi-yiyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
